24 Kasım 2016 Perşembe

Hayatımızın Kırmızı Işıkları


İzlediğim bir tiyatro oyununda başrollerden biriydi kırmızı ışık.Başlı başına bir ana karakterdi tüm heybetiyle. Hiç bir tiradı yoktu oysa ki, çıkarttığı "daat" sesinden başka.


Diğer başrol haykırıyordu sahnede ; "N'olur beni kurtarın, acı çekiyorum..."
Kırmızı ışık başrol insanımızın sesini başkalarına duyurmasından hiç memnun kalmıyordu, bir uyarı veriyor sonrasında duvarları üstüne üstüne sürüyordu. Bitmek istemeyen insan tanesi hemen pes ediyor, varlığı için kırmızı ışığa biat ediyordu...

Sizin hayatınızda kırmızı ışıklarınız var mı?

Gerçekten yapmak istediklerimizi yapmaya, gönlümüzden geçenleri söylemeye başladığımız an dattt dattt diye uyarı veren, bizi kısıtlama görevini üstlenen her türlü şeyden bahsediyorum. Hayatımızda maddesel olarak, trafik dışında bizi durduran, kırmızı ışık olmadığına göre, bizim kırmızı ışıklarımızın neler olduğunu yaşadığımız hayata göre farklı konumlandırabiliriz. Egolarımız, garanticiliğimiz, mükemmelliyetciliğimiz, ünvanlarımız, üstlerimiz, içinde bulunduğumuz toplum,  ailemiz, kaybetmekten korktuğumuz varlıklar... daha bir sürü şey sayabilirim kırmızı ışık görevi üstlenen.


tiyatro ile ilgili görsel sonucu
İçimizden bir ses; acı çekiyorum beni kurtarın diye haykırsa da, kimse duymadığı için kırmızı ışıklarımız bize kızmıyor, kızmadığı için  de duvarlar üstümüze doğru gelmiyor... Geniş, ferah mekanlarda içsel duvarlarımız arasında mutlu gibi yaşıyoruz.

Oyunun devamında  süper kahramanımız geliyordu; şikayetçi bir Süperman... Kendi durumundan şikayetçi de olsa kurtarmaya çalışıyordu zavallı kahramanı. Bir deneme, iki deneme , üç deneme... Yok, kahramanımızı kendi dünyasından kurtaramıyordu. Görünür duvarları itmeye gücü vardı Süperman'in ama kendi hayatına tutsak olmuş karakterimizin görünmez duvarlarından çıkarıp özgürlüğe çekemiyordu onu. 

İşte böyle... Yönetmen finish diyene kadar otomatiğe bağlanmış haykırışlarımız, hissettiğimiz acılar, bitti komutuyla birlikte yok oluyor; kendi sahnemizde kendimize yazdığımız oyunların yönetmeni hep o ışık oluyor. Fırsatlar, kurtarıcılar bizim yıkamadığımız duvarlarımızı aşmamıza yaramıyor; cacık olmuş hayatlar içinde krem karamel davranışlar sergilemeye devam ediyoruz... 

** Bu yazıya esin kaynağı olan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının yeni oyunu "Krem Karamel" dir. 

13 Kasım 2016 Pazar

Blogger Etiklerine Uyuyorum!


 #ikbloggerlarıbeyinfırtınası 'nın meyvesi olan blogger etiklerini yayınlama konusunda geç kaldım. Blogger etiklerinin yayınlandığı ilk günden beri Etik logosu blogumda yerini almıştır. Yeşil benim rengimdir; bu logoya blogumda severek ve isteyerek yer vereceğimi ve yayınladığım içeriklerde "Etik"kelimesinin altını dolduracağımı belirtmek isterim.

Etikler;

    • Özgürlük; Düşünce, üslup ve içerik özgürlüğüne saygı duyarız.
    • Dürüstlük; Alıntıları ve esinlenmeleri belirtiriz.
    • Bağımsızlık; Blogger'lıktan çıkar gözetmeyiz.
    • Nesnellik; Eleştirilerimizi gerekçeli ve tarafsız yaparız.
    • Saygı; Cinsiyet, yaş, etnik köken, din, mezhep gibi farklılıkları zenginlik olarak görür, değer veririz.
    • Yenilikçilik; Yenilikleri araştırır, öğrenir, geliştirir ve paylaşırız. 






9 Eylül 2016 Cuma

#wfpma2016İstanbul İçin Geri Sayım Başladı



Bu yıl Dünya İnsan Kaynakları Kongresi Peryön'ün ev sahipliğinde İstanbul'da gerçekleşecek. 20-21 Ekim 2016 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezinde yapılacak olan kongre için geri sayım başladı.

Her yıl heyecanla beklediğimiz Peryön İnsan Yönetimi kongresinin küresel boyutta yapılacak olması heyecanı ve beklentileri arttırıyor.


  • İnsan yönetiminde ve insan kaynaklarında dünyadaki en büyük buluşma,
  • Benzersiz bir network platformu,
  • Zengin içerik, insan yönetimi trendleri ve gündemle ilgili her şey,
  • Fuar alanında yeni iş ve işbirliği fırsatları,
  • Uzmanlarla bir araya gelme ve tanışma fırsatı,
  • İnsana dair konular aynı zamanda 'eğlencelidir'


Neden Katılmalısınız? sorusu organizasyonun internet sitesinde yukarıdaki maddeler ile açıklanmış. Program sonunda iyi ki katıldığınızı düşündürtecek çok sebep var.

Organizasyonla ilgili detaylara ve program içeriğine internet sitesinde ulaşabilirsiniz.

Bu eşsiz ortamı kaçırmamak için bende orada olacağım. 20 Ekim tarihi geldiğinde Haliç Kongre merkezinde görüşmek üzere.

Sevgiyle kalın.

6 Eylül 2016 Salı

Dünya Standartlarında İşveren Markası İçin!


İnsan kaynakları ve işveren markası uzmanı Merdiye Eker ve Employer Branding International başkanı Brett Minchington ortak bir çalışmaya imza attı.

"Dünya Standartlarında  İşveren Markası Yaratmak Amacıyla, Türk Firmalar İçin Fırsatlar" başlıklı çalışmada Minchington işveren markası stratejisini, 2016/2017 için yeni bir seviye olan beş odak bölgesi olarak sınıflandırmasına karşın; Merdiye Eker Türk şirketler için fırsatları açıkladı.


  • Kapsamı, hedefi ve koşulları tanımla,
  • İşveren markasında eğitim liderlerine önem ver,
  • Tecrübeye odaklan,
  • İşveren markası konulu bir pazarlama programı uygula,
  • Gelecek nesil elemanların ihtiyaçlarını anla,
Öneri başlıkları altında Türk şirketleri için fırsatların ve seçeneklerin işlendiği çalışma "Harekete geçmek için asla geç değildir!" mesajıyla sonlandırılmış.

Titizlikle inceleyip kaynak alabileceğiniz bu güzel proje için enerjisini her zaman alkışladığım Merdiye Eker'i tebrik ediyor, teşekkürlerimi sunuyorum. Güzel enerjisiyle daha birçok kapsamlı projede karşılaşacağımıza eminim. 

Projenin detaylarına ve içeriğin tamamına linkten ulaşabilirsiniz; link 

Sevgiyle kalın...


Yol, Nasıldır


Yaşamı yola benzeten, genel olarak kabul görmüş bir metafor vardır. Yaşamı yola benzetmek gerçekten de pek çok bakımdan semereli olabilir ama yaşamın yola nasıl benzemediğini de düşünmeliyiz. Maddesel bir anlamda, yol dışsal bir gerçekliktir. Üzerinde biri yürüsün ya da yürümesin, birey onun üzerinde ne şekilde yolculuk ederse etsin, yol yoldur. Oysa ruhsal anlamda, yol ancak üzerinde yürüdüğümüzde husule gelir. Yani, yol nasıl yüründüğüdür.

İki şehri birbirine bağlayan bir yolu, nasıl yüründüğü üzerinden tanımlamak mantıksız olur. Yolu yürüyen ister başını dik tutan bir genç olsun ister başını önüne eğmiş, güçlükle ilerleyen dermansız bir ihtiyar, ister bir amaca ulaşmak için acele eden mutlu kişi olsun ister ağır ağır sürünen vesveseli, ister yavan giden yoksul yolcu olsun ister faytonunda bir zengin, maddesel anlamda yol herkes için aynıdır. Aynıdır ve aynı kalır, iki şehri birbirine bağlayan aynı yol. Ama erdem yolu böyle değildir. Erdem yolunu işaret edip işte erdem yolu diyemeyiz. Biz ancak erdem yolunun nasıl yüründüğünü gösterebiliriz ve biri o yolda yürümeyi reddederse başka bir yolda yürüyordur.

"Kişinin yaşam yolunu nasıl yürüdüğü" sorusu dünya kadar fark yaratır. Bir diğer deyişle, yaşam bir yola benzetildiğinde bu metafor evrensel olanı, yaşayan herkesin hayatta oluş dolayısıyla ortak olan özelliğini dile getirir, o kadar. O ölçüye dek, hepimiz yaşam yolunda ve hepimiz aynı yolda yürüyoruzdur. Ama yaşamak bir hakikat meselesi haline geldiğinde, soru da dönüşür: Yaşam yolunda doğru yolda yürümek için nasıl yürümemiz gerekir? Yaşamın yolunu hakikatte yürüyen yolcu "Yol nerede?" diye sormaz, bu yolda nasıl yürüneceğini sorar, sanki yolcu iki şehri birbirine bağlayan yolu nihayet bulduğunda, her şeyi belirleyen etmen yolun nerede olduğuymuş gibi. Dünyevi bilgelik, bir yandan yaşamın gerçek görevi hariç tutulurken bir yandan da "yol nerede?" sorusuna doğru yanıt vererek bizi kandırmaya pek isteklidir. Oysaki ruhsal anlamıyla anlaşıldıkça, yol, nasıl yüründüğüdür....

* Tanrıya İhtiyaç Duymak kitabından alıntıdır.
* Fotoğraf @melhtas 'a aittir.

3 Eylül 2016 Cumartesi

İŞ'te Demokrasi


İşyerleri belirli bir ekonomik düzende kar endeksine bağlı olarak çalışan ticari kimliği tüm kimliklerinin üstünde tutulan yerlerdir. Tek amacın kar olduğu bir yerde demokrasi gibi çok sesliliği temelinde barındıran bir sistem nasıl yaşatılır? Otokrasiyi kolay benimseyen bu yerler demokrasi kalıbına uyabilir mi?

Okuyorum, düşünüyorum, tartışıyorum… İçimde cevaplarını aradığım sorular hep kültüre götürüyor beni.  Bir işyerinin demokrasiyle uygun olması ancak içinde yaşattığı kültürle doğru orantılı olabilir. Bu kültürde şirketlerin başında bulunan kişilerin, ister patron olsun ister CEO ister müdür, dünya görüşlerine göre şekilleniyor. Kültürün oluşmasını demokratik süreçler içinde tanımlayabilmek için zaman gibi büyük bir kavrama ihtiyacımız var. Zamanla kültürü yaşatanların davranışları gerçek değerine kavuşacaktır. Ama ilk başta birilerinin dünya görüşlerine ihtiyacımız var.


Son zamanlarda boy gösteren “çalışan bağlılığı, aidiyet” gibi kavramlar şirketlerin demokratik yollara girmesine ortam oluşturmuştur. Emir – komuta sisteminde işleyen şirketlerin çalışanları, karşılaşılan olumsuz durumlarla mücadelede kendini çok fazla ortaya koymadan, kendi paçasını kurtarmayı tercih edecektir. Çalışanların karar alma süreçlerinde bulunduğu, kendini iş sürecinde önemli bir yerde konumlandırdığı, hatta şirketten hisse verilerek direk kar payının içinde bulunduğu şirketlerde kazanımlar, kayıplar herkes tarafından benimsenecek, birlikten kuvvet doğar atasözü kendini gerçekleştirecektir.

Eğer sizde İş'te demokrasiden yanaysanız iş yerlerinde demokrasi konulu çalışmalar yapan WorldBlu' ya göre 10 kurumsal demokrasi prensibini dikkate almalısınız!

10 Kurumsal Demokrasi Prensibi,

  •        Amaç ve vizyon
  •        Transparanlık
  •        Diyalog ve dinlemek
  •        Adil olmak ve saygınlık
  •        Sorumluluk almak
  •        Birey + Takım
  •        Seçim
  •        Dürüstlük
  •        Sorumluluğun dağıtılması
  •      Yansıtma ve değerlendirme

 Detaylarına linkten ulaşabilirsiniz ;  link   ( www.dünya.com , 2015 )
    
 Şirketlerde Demokratik Devrim yazısı için ; link   ( www.turkishtimedergi.com , 2015 )

WorldBlu'nun her yıl yaptıkları Democratic Workplace çalışmalarını link 'ten takip edebilirsiniz.
    
    Hayatınızın her noktasında demokrasiyle karşılaşmanız dileğiyle,

    Sevgiler...








2 Eylül 2016 Cuma

En Sonunda Ne mi Olacak?


İnsan kaynakları açısından yerle yeksan olmuş bir şirket düşünün. Sizi o şirketin İK departmanında görevlendiriyorum. Neler yaparsınız?

Geçmişte oluşan bir imajı yok etmek kolay iş değildir. Geçmiş bir enkazsa şayet ilk önce o enkazın kalıntılarını ortadan kaldırmak ve yeni imajı oluşturmak için çok emek harcamak gerekir.

Yerle yeksan olmasına sebepleri analiz ederek başlayalım öncelikle; departmandaki eski çalışanların oluşturduğu imajı iyi görmek gerekiyor. Sizde onların yolundan mı devam edeceksiniz yoksa yeni yollar mı açacaksınız? Gidilen yolları dikenli yol haline getiren eskilerin oluşturduğu engelleri temizleyerek başlamak doğru bir başlangıç olacaktır. İşinizin kolay olmadığını kabul ederseniz gereken tüm çabayı göstermeniz daha kolay olacaktır. Elinize gerekirse alacaksınız kazma küreği vuracaksınız, çünkü oluşan imaj katılaşmış bir halde olabilir ve bunu ortadan kaldırmak için büyük çaba harcamanız gerekmektedir. Yaptıklarınızdan gocunmak gibi bir hataya düşmeyin bu aşamada…  Çünkü kimse size cennetteki yerini emanet etmedi, kendi cennetinizi kurmak size düştü…

Oluşmuş imajın etki alanlarını değerlendirmekte doğru bir yaklaşım olacaktır. İnsan kaynakları gibi bir alanda çalışıyorsanız iki kutba da ulaşmanız gerekecektir. Üst yönetime olan yaklaşımınızla çalışanlar tarafı için oluşturduğunuz iletişim kanalları aynı olmayabilir. Ama iki tarafa da ulaşmak üstünüze vazife olacaktır. İnandırıcılık ve ikna kabiliyetiniz bu noktada kuşanacağınız yetkinliğiniz olmalıdır. Bu silahları hangi taraf için kullanacağınızı söylemiyorum, tahmin edersiniz…

Türkiye’de ki işletmelerin yüzde kaçı KOBİ ve aile şirketi? Cevabı bilenler çok kurumsal hayaller kurmazlar. Kurumsal gerçekliğe kavuşanların zaten yerle yeksan ik ile alakası pek olmaz. Yazdıklarımı okuyup hak verenler zannediyorum ki geleneksel yönetim anlayışlarının hâkim olduğu kobilerde modern hayaller kuran yorgun beyaz yakalılar olacaktır. Sizlerin mücadelelerini dinlemek isterim yorgun savaşçılar!

Benim inancım; yerle yeksanlık bir tür tembellik sonucudur. Kendini bir fanusa kapayıp, rekabetten uzak dünyanda değirmeni döndürmekle meşgul olursan, bakıp bakıp kendini övdüğün ayna gün gelecek toz kaplayacaktır. Kendini göremesen de ,” ayna ayna söyle bana benden güzeli var mı bu dünyada?” diye konuşup durursun sonra. Aynada bir gün gelir patlarsa, parçaları kendinden temizleme gayesiyle oturduğun yerde ağlar, kalırsın…



Hal böyleyken eline bezi alacaksın ik’cı kardeş; fanusu, aynayı bir güzel temizleyeceksin. Çünkü yapmak istediğin meslek farkındalık seviyesi yüksek olan şirketlerde yapılınca güzel oluyor. Şirketinin farkındalığını arttırmayı kimse amaç edinmiyorsa, gönüllü olacaksın. Hakkıyla bu mesleği yapmak için ilk başta ne yaptığını tanımlayamaz hale geleceksin, İK’cı olmak dışında her şey olacaksın.

En sonunda ne mi olacak? Bir şirkette insan kaynakları departmanının sıfırdan kurulması hikayesini gerçek, yaşayan ve samimi dille anlatacaksın.

Eh, bir imzanı da esirgemezsin. ;)

25 Ağustos 2016 Perşembe

Bir Şiir, Bir Şarkı ve Bir Yol...

yol problemi formülü ile ilgili görsel sonucu




Yol = Hız x Zaman
Hız = Yol / Zaman
Zaman = Yol / Hız

Formüllerini hepimiz ilkokul sıralarından hatırlarız. Kaybedenler Kulübü filmini de hatırlarım ben. Afilli filintalar satırlarının repliklere yerleştiği sahneler de gözümün önündedir.

Aklıma geldi nedense. Yol kavramının önemini düşündüm yeniden. İlerlediğimiz, düştüğümüz, tepe taklak olduğumuz kadar kalkıp koştuğumuz bu yolu anlamak gerek, idrak etmek ve sevmek gerek…
Dış kuvvetleri yok saymadan ama çokta umursamadan yürümek, durağan, düşen ya da son sürat artan bir hızda ilerlemek gerek bu yolda var olmak için. Durmak bu yolda var olmaya terstir , “durmak sıkıcıdır…”


Yolculuk anında zaman yol arkadaşlığı edecektir bize. Olsa çok iyi olurlarımızı veya olmasa da olur dediklerimizi yüklenecektir sırtına. Ama hiçbir zaman onlarla bütünleşmeyecek, en büyük her zaman kendi işleyişi olacaktır. Akıp gidecek, hiç durmayacaktır… Biz zamanı yaşadıklarımızla tanımlaya durursak yanılmış oluruz…

Ve hiçbir zaman bu yol bitmeyecektir, bitti dediğimiz noktanın arkasında her zaman yeni yollar bizim için var olacaktır, gitmesini bilene…

Yolculuğa verdiğim önemi anımsadığım bu yazımı bir Ortaçgil şarkısıyla noktalıyorum. Şiirle, sevgiyle, yolda kalın... 

Sen hep kendine önlemler aldın,
Ben kendime yasaklar koydum,
Önümüzde barajlar var,
Bu su hiç durmaz…





21 Ağustos 2016 Pazar

Cenneti Cennet Yapanlar...


“Cenneti cennet yapan ırmaklar, nehirler,  örneği olmayan harikalar olmayacaktır. Cenneti cennet yapanlar içindeki iyi ve mutlu insanlar olacaktır!”

 Evet, bu söylediğim bir yerde yazmıyor ya da benzerleri yazıyor olabilir. Benim gönlümden geçen bu ve benzeri düşüncelerdir. Katılırsınız katılmazsınız, saygı duyarım…

Benim için bir kenti vazgeçilmez yapan doğal güzellikleridir. Ancak,  vazgeçilmez kılan unsurlarının fazlalığı bir kenti cennet kılmaz gözümde. Kültürü ve insan davranışlarındaki samimi unsurlar omuzlarında taşır tüm doğal güzelliklerini. Bu unsurların bir noktası eksikse gri bulutlar kaplayabilir tüm güzel olanları, görünmez olurlar…


Doğal yaşam alanlarından yaptığım bu örneği şirketler içinde benzer şekilde dile getirebiliriz. En konforlu, en modern, en iyi mimari tasarıma sahip… şirket olarak niteleyebilirsiniz X şirketini. Ama orayı vazgeçilmez kılıp değerini artıracak olan içindeki insanlar, o insanların yaşattıkları kültürlerdir. O en güzel ofislerde çalışan insanların suratları asık, bulundukları konumda sıfır bağlılık ve gergin olarak çalışıyorlarsa bütün o güzellikleri tanımladığımız en’ler çöp olur. Yüzdeki o samimi gülümseme yaşatılan kültürün bir ögesidir; küçümsemeyin, önem verin…

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Okusunlar, Büyüsünler...

İK bloggerları ile şirketleri bir araya getirip şirketlerin tanıtmak istediği ik uygulamalarını ik blogları aracılığı ile sadece kongre, seminer, zirve gibi platformlarda değil daha geniş bir okuyucu kitlesi bulunan ik bloglarında paylaşımlarını sağlamak amacıyla başlayan İK Bloggerlar Şirketlerde uygulamasının meyvelerini almaya başladık.

ikbloggerlarisirketlerde

Proje kapsamında şirketlere ziyaretlerde bulunan bloggerların bloglarında paylaştıkları içerikleri keyifle okuyorum.


Şirketlerin İK uygulamalarını okudukça varlıklarından haberdar olduğum için seviniyorum. Tüm bunlara gözlerini, kulaklarını kapatan herkesin okumasını dilediğim bu uygulamaları bende burada paylaşmak istiyorum. Okusunlar, düşünsünler, büyüsünler... 

Böyle bir projenin yapım aşamasında bulunan Artemiz Güler, Ezgi Feda, Ayşe Kirman, Burçin Şoray Erdağ'a ve projeye katılan tüm blogger arkadaşlara bir kez daha teşekkür ediyorum ve projenin devamını diliyorum. 

Proje hakkında detayları #ikbloggerlarisirketlerde 'den takip edebilirsiniz. 

7 Ağustos 2016 Pazar

Ermiş'in Çalışmaya Dair Söyledikleri

Derken bir çiftçi dedi ki, bize çalışmaktan söz et. O da yanıt verdi, dedi ki: Yeryüzüne ve yeryüzünün ruhuna ayak uydurabilmek için çalışırız. Çünkü aylaklık, mevsimlere yabancı düşmek, heybetle ve mağrur bir teslimiyetle sonsuza yürüyen yaşam kafilesinin dışında kalmaktır.
Çalışırken ney olursunuz, saatlerin fısıltısı müziğe dönüşür neyin yüreğinde. Tüm varlıklar uyum içinde bir ağızdan şarkı söylerken, dilsiz ve sessiz bir kamış olmayı isteyen çıkar mı aranızda? Size hep işin bir lanet ve çalışmanın talihsizlik olduğu söylendi.

Fakat ben size diyorum ki, çalışırken yeryüzünün en ırak düşünün; daha o düş doğarken sizin payınıza düşmüş parçasını gerçekleştiriyorsunuz... Ve çalışmayı sürdürmekle, aslında hayatı sevmiş oluyorsunuz...

Hayatı çalışmak yoluyla sevmek hayatın en derin sırrına ermek demektir. Fakat eğer ıstırap çekerken, doğduğunuz güne lanet edip bedeninizin yükünü taşımayı alnınızın kara yazısı sayıyorsanız, o zaman size cevabım şudur: Yazılanı silecek olan sadece alın terinizdir.

Size hayatın karanlık olduğu da söylendi ve siz de bezginlik içinde bezginler tarafından söylenenleri tekrarlıyorsunuz. Bende diyorum ki bir dürtü olmadıkça hayat karanlıktır gerçekten ve bilgi olmadıkça tüm dürtüler kördür. İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır ve aşk olmadıkça tüm işler boştur...

Aşk ile çalışınca kendinizi nefsinize, birbirinize ve Tanrı’ya bağlarsınız. Peki aşk ile çalışmak nedir?

Giysinin kumaşını yüreğinizden çekilmiş ipliklerle dokumaktır, giysiyi sevgiliniz giyecekmişçesine. Evi muhabbetle inşa etmektir, içinde sevgiliniz oturacakmışçasına.

Tohumları sevecenlikle ekmek ve hasadı sevinçle kaldırmaktır, meyveyi sevgiliniz yiyecekmişçesine. Yaptığınız her şeye kendi ruhunuzdan bir soluk katmak ve bütün kutlu ölülerin çevrenizde durup sizi izlediğini bilmektir.

Uykunuzda konuşur gibi şunları söylediğinizi çokça duydum: “Mermeri işleyen ve taşta kendi ruhunun şeklini yakalayan, toprağı sürenden daha soyludur. Gökkuşağını yakalayıp insanın suretinde kumaşa yerleştiren, ayağımıza giydiğimiz sandaletleri yapandan daha değerlidir.”

Fakat ben, uykuda değil, öğle vaktinin tüm uyanıklığı içinde derim ki: Rüzgar, dev meşelerle en çelimsiz otlarla konuştuğundan daha tatlı bir dille konuşmaz ve aşkıyla rüzgarın sesini tatlı bir şarkı haline getirenden yücesi yoktur.

İş, görünür kılınmış aşktır. Eğer aşkla çalışamıyor ve çalışırken sadece hoşnutsuzluk duyuyorsanız, işinizi bırakıp tapınak kapısında oturmak ve sevinçle çalışanların sadakalarını almak yeğdir.

Çünkü gönülsüz pişirilen ekmek acı olur ve ancak yarısını giderir insanın açlığının. Eğer üzümleri istemeye istemeye ezerseniz, gönülsüzlüğünüz şaraba zehir katar. Eğer melekler gibi şarkı söyler ama şarkı söylemeyi sevmezseniz, insan kulağını günün ve gecenin seslerine kapatırsınız.

 *** 
Halil Cibran'a ait Ermiş kitabından noktası virgülüne alıntı yaptığım bu paylaşımı ve daha fazlasını kitapta bulabilirsiniz.
                                    halil cibran ermiş ile ilgili görsel sonucu

3 Nisan 2016 Pazar

İş Hayatında Patch Adams Gibi Ol







İş hayatınızda bir filme konu olan karakteri rol model almak ister misiniz? Hop yanlış oldu! Rol-model almak olmasın mevzu, adını siz koyun. Patch Adams'ı bir çoğunuz izlemişsinizdir. Ben Tunç Kılınç'ın Sıfır isimli  kitabında Patch ile karşılaşınca eski bir tanıdıkla karşılaşmışcasına sevindim ve yeniden izledim. Patch Adams kimdir; tık tık... Patch Adams'ı kim, ne zaman film yapmış; tık tık...


Yeniden izleyince hayatla ilgili bir çok ipucu geçti gözümün önünden. Sizinle bu ipuçlarını paylaşmak istiyorum. Başlığın iş hayatınızla ilgili gibi görünmesine bakmayın. Paylaşacaklarım tüm hayatınızda olması gereken güzel şeyler...

1) İç huzur; Hayatımızın temel amacı diyebilir miyiz? Bir kar fırtınasının içinde kapılmış gidiyoruz. Fark edemediğimiz bir uzaklık var belkide. Hayat eve dönmekten ibarettir. Kar fırtınasının bizi evimizden uzaklaştırdığını fark ettiğimiz an evin yolunu arayacağız. İster ev olgusunu vicdan manasıyla destekleyin , isterseniz iç huzura erme noktası olarak belirtin. Her ne dersek diyelim varmamız gereken tek yer; özümüzdür. Eve dönme vakti geldi.

2)Gerçekleri gör; İK Zirvesinde not aldığımız bir nokta vardı; Cevaplara değil sorulara odaklanmak konusunda... Burada farklı bir şeyler söylenıiyor diyebiliriz. "Sorulara odaklanırsan, yanıtı göremezsin" Üçüncü bir boyut giriyor devreye; ardına bak başkalarının göremediklerini gör. Başkaları kaygı, korku görsün >> Sen gerçekleri gör...

3) İletişim kur; İşi iyi yapmak mı tüm mesele? Bence kesinlikle değil. Hataların, eksikliklerin de başka bir tadı var. Dört duvara kanıtladığınız başarılarınız yüzünüze aksini yansıttıysa ve yüzünüzü de duvarlaştırdıysa yaptığınız iyi işler size kalsın. İletişim kurmak, insanların gözlerinin içine bakabilmek zaten işten öte bir şey...

4) İnsan ol; Bu uyarı isminin başına gelen ünvanını karakteriyle takas edenlere gelsin. Doktor olma, mühendis olma, evet İK'cı olma... önce bir insan ol...

5) Duygusal tepkiler; Parametreleri değiştirip, programlanmış tepkileri durdurarak yeni duygusal tepkiler oluştur. Buradan bir şeyler almak isteyen alsın. Ben başka bir şey söyleyeceğim. " Günaydın, merhaba" gibi insani cümleler vardır. Bunların hiyerarşik sistemlerle hiç alakası yoktur ve fazlasıyla esnektirler. İşte bu cümleleri programlanmışlıktan kurtararak yanına bir gülümseme eklerseniz çok güzel olur.

6) Havalanma; Nokta. Eğitimin, bilgin, deneyimin arttıkça havalanma! Mütevazı ol, biraz eksiltip söyle, en muhteşem sen olamazsın.... Yine bir şarkıya bağladık. :)

7) Zor olandan korkma; Ona ulaşmaktan da... Hiç kimse, hiç bir şey ulaşılamayacak kadar zor değildir.

8) Kahkaha at; kendine getirir.

9) Başkalarına yardımcı ol; Birilerinin yararına iş yapacak diye ödü kopan insanlar var, onlardan olma. Bu davranışın artısı da dert sandığınız dertlerinizi unutturabilmeleridir.

10) İdealist ahbap ol; Seviyeler, seviyeler... Kendinin bulunmadığı noktalara in ya da çık, tarafsızlığı yık (!) , yetersizlik duygularıyla çalışabilmeye olanak sağlayan idealist ahbap ol. Tarafsızlığı mı taraf olmayı mı yıkmak lazım, idealist ahbaplık bence taraflılığı yıkmaktır. Bir yanlışlık olsa gerek...

11) Cesur ol; Hiç bir yerde ötesini diyen yoktur herhalde. Yalnız kalma pahasına cesur olmak gerekiyor. İlk başta sesinizi kimse duymayabilir, çünkü onlar yalnızca duymak istediklerini söylediğinizde çalıştıracaklardır kulaklarını Yıkman gereken çok duvar var...

12) Kendine gülebil; Yanlış yapabilirim. Sonradan aklıma geldiğinde onlara gülebilirim. Ört pas etmek istemem. Başkalarının yanlışlarına karşı kötü niyetle gülenlerin davranışlarından çok daha değerlidir, aynanın karşısında iyi niyetle yapılacak gülme eylemi...

13) Hayal et; Zenginliktir. Sıradanlığın karşısında ben değirmen değilim deme şeklidir ya da değirmende öğütülen her neyse ...

14) Ortak amacın fotoğrafını çek; Zaten nerede bir bozukluk varsa hep ortak amaç eksikliğindendir . Ortak aklın uğramadığı yerlere ortak amaç nasıl gelir bilemem ama devamlılık için ortak amaca ihtiyacımız var.

15) Mizahtan Korkma; Hiç tanıştınız mı mizahtan korkan birisiyle? Aklınıza gelenlerin farkındayım. Ben ayrıca birebir tanıma fırsatı buldum böyle birisini. Çevresini olduğu gibi kendisini de yer bitirir. onlar gibi olmayın.

16) Etkilenmekten korkma; Korkmamamız gereken diğer bir hususta burası. Varlığımızın özünde vardır etkilenmek. Her insan başkasından etkilenecektir, etkilenmelidir de . Bu korku sağlam iletişimin kuyusunu kazar, uzak durmak lazım.

17) Bıkma; Bir daha, bir daha, bir daha... Başaramayabilirsin, dışlanabilir yadırganabilirsin. İlk zaferi bir daha, devam diyerek kazanacaksın. Kabul görmek için vazgeçen olmaktan kork ama bıkma...

18) Var olanı geliştir, yenilikçi ol; İçinde süregelen bir yangın eski ve durağan olanı yıkmak için çok fazla fırsat oluşturacaktır. Sakın ona su dökme, söndürme...

19) Merhametli ol; Aynı zamanda bunu yitirmeyenlere saygı duy.

20) Destek elemanların dostluğunu kazan; Tek değilsin, tek başına yapmadın ne yaptıysan. Ameliyatın başarılı geçmiş olabilir ama malzemeni uzatanı es geçersen sen bu sınavı geçememişsin demektir.

Maddelere sığmayacak bir karakteri 20 maddede anlatmak kısıtlamaları beraberinde getirmiş olabilir. Madde madde olunca da "Patch Adams olmanın 20 kuralı" gibi bir başlık gelmiyor değil insanın aklına :) Ama hiç bir şeyin rakamlarla alakası yok.

Patch Adams'ı hatırlatan Tunç Kılınç'ın Fikir Atölyesi'nde ki yazısını okumanızı da öneririm;

Patch Adams: Anarşist Palyaço Doktor!

Sağlıcakla kalın...


7 Mart 2016 Pazartesi

Vizyon Savaşları



Vizyon kelime anlamı olarak TDK'da şöyle geçiyor; görünüm, ülkü, sağgörü, ileri görüş...

Kelimelerin anlamlarına önem vermeliyiz. Açıklamalarda saklanan anlamlarıyla var olan kelimeler için buna daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor.

Dersimiz Türkçe olmadığı için kelime anlamı kısmını burada sonlandırıyorum ve asıl anlatmak istediklerime geçiyorum. Başlığımız; "Vizyon Savaşları" Bu başlık aklıma yaklaşık 2 sene önce kazındı, altının dolması için ise bugünü bekledi.

İnsanız, etkileniyoruz, alışıyoruz, kabulleniyoruz... Bu kelime dizisi çok tehlikeli olmakla birlikte belirli noktaların anahtarlarını içinde barındırıyor. Alışmak ve kabullenmek kısmı özellikle bazı durumlarda kaybetmek anlamıyla eşdeğer olabilir.

Etkilenmek kısmı ise varoluşumuzun en doğal eylemlerinden birisi. Ama sadece oyunun etkilenen kısmında olursak şahsımız için artı değerden söz edemeyiz. Artı değer için bu oyunun etkenlerinden biri olup, etkileyende olmalıyız.

Aile, okul, iş yaşam dizisinde birde geniş küme olarak toplumu belirtirsek; bu kümede sahip olduğumuz vizyonla oluşturduğumuz fikirlerimiz ya alıp başını yürüyecek ya da kötürüm haliyle kendi köşesinde yok olup gidecektir.

Vizyoner bakış açısına sahip olmak için medyum olmaya gerek yok. Bana göre hayal kurabilme zenginliğine sahip olup, farkındalık yeteneğiyle birlikte değişimin gerekliliğini algılamak yeterlidir. Ama hayal ürünü olan işlerde bile standartların dayatıldığı eğitim yuvalarımızdan çıkıp, kimsenin başına icat çıkarıp, huzur bozmadığımız ailelerimizden uzaklaştığımızda içine daldığımız iş hayatında durum çok mu farklı?

Özellikle değirmenin dönmesinin yeterli olarak görüldüğü iş yerlerinde inovatif gözlüklerini kırmak isteyen çok olacaktır.

Okulda öğretmeninin tavrı olan söylediklerimi ezberle, geç, ailede eski köye yeni adet getirme tavrı iş ortamında da aynen vuku bulabilir; işini yap, maaşını al, sorgulama!

Vizyonsuz şirketlerde çalışanların değer üretmesinden kimse bahsetmez. Fikri gelen beyinlere bozuk parça muamelesi yapılır, bant görevi gören parayla susturulabiliyorsa susturulur, olmuyorsa ; Güle güle!

Bu şirketlerin organizasyonel özelliklerinden birisi de içinde lider barındıramaması olarak gösterilebilir. Bu şirketlerde amir olur genellikle. Birinci derece susturucu görevi gören amirler kendi bölümünde ses çıkaran parçadan sorumludur. Yılların getirdiği bu sorumluluk baskısıyla onların fikirleri çoktan ölmüştür. Yeni ve genç enerjiyle aynı dili konuşamadıklarından bu duruma bir ad bulmaları gerekmiştir. Bunada; kuşak çatışması demişlerdir.

Yeni fikre kapalı yönetim anlayışı, böyle gelmiş böyle gidecek baskısı altında kalmış amirleri doğurmuş ve sorgulanmayan işlerin yürütüldüğü sistemleri oluşturmuştur.

O yüzden ne kadar yenilikçi olursan ol, ne kadar değer yaratma konusunda ısrarcı olursan ol, küçük bir nokta tanesi olarak makinanın işlemesine yarayan bir parçaysan bir adım öteye gidemezsin.

Sen sen ol varlığının değersizleştirildiği, fikirlerinin önemsenmediği yerlerde durmak için inat etme!

He eğer daha dur, daha vakit var diyorsan; tuhaflıklarına devam et. Bu tuhaflıkların da bir gücü var. ;)


1 Mart 2016 Salı

Şirketler Ezber Bozmaz, Bireyler Ezber Bozar

Kişisel gelişim merkezli oturumların çokça bulunduğu bir İk zirvesini daha geride bıraktık.

Ben MCT’nin düzenlediği İk zirvelerini hep çok sevmişimdir. Çünkü hepsinden farklı olmasına sebep olan güzel insanları var. Didem Tekay, Alper Utku ve Tanyer Sönmezer öncülüğünde tüm MCT çalışanlarına teşekkür ediyorum.

AKILCI SADELİK

Karmaşıklaşan dünyanın, karmaşıklaşan organizasyonlarının, karmaşık beyinleri olarak oradaydık. Mevzuumuz; Akılcı sadelikti.

“Şirketler ezber bozmaz bireyler ezber bozar “ temelinde katılımcılardan sadeleşmenin tüyolarını aldık. Bu tüyolar kimlerde işe yarar bilemem ama umarım bir iz bırakır bazılarında. Yoksa hepimiz karmaşıklığın içinde boğulup silineceğiz.

Ezber bozmak, yıkıcı güç olmak cesaret gerektiren işler. Fikrimce kimsenin ezber bozan olacak kadar cesareti yok.  Hiç kimse elindeki kahvenin getirdiği mutluluğu (!) bırakıp bisiklete atlayacak ve varlık sebebini arayacak kadar meraklı değil.

Yine ezber bozmanın getirdiği yalnızlık halini hiç kimse, instagramda paylaştığı kalabalık içindeki fotoğraflarının yerine koyacak kadar bağlı değil varlığına...

Varlık sebebi olan şirketlerin rahatını bozmak şu yana dursun, “peki efendim” in getirdiği kişisel rahatlığını bile bozmak istemeyen kişilerin sayısı oldukça ciddi boyuttadır.

Birde bilmiyorum diyecek kadar cesur olmak var. Herkesin her şeyi bildiği bir dünyada bilmiyorum diyebilmenin farkını cevaplar yerine sorulara odaklanmayı öğrendiğimiz zaman anlayacağız...

Cesur değilsin, yapamazsın, rahatını bozamazsın, sahte kalabalıkların insanısın gibi söylemler okuyanın üstüne alındığı boyutta rahatsız edeci söylemler olabilir.

Ama etrafında rengârenk balonlarla gezdiğin yerler seni gri dünyandan ne kadar uzaklaştıracak. Herkesin bulunma amacının belli olduğu bir yerde şirketlerinizin rahatını bozun gibi söylemler bana uzak geliyor.

Evet, bir değişim döneminin insanları olabiliriz. Ezber bozacak fikirler işte tamda sahnede söylenilenler olabilir. Ama bunu dinleyenler kim? Görüşmeye takım elbisesi ile gelmedi diye adayı küçük düşüren, adayları 2 saat kapıda bekleten, mülakat sırasında özel telefon görüşmesini yapmaktan çekinmeyen, görüşme sonucunda anlaşılan ücretten farklı bir ücretle ay sonunda adayın karşısında duran ik’cılar mı? Genelleme yapmıyorum. Ama saydığım ve daha sayabileceğim birçok örnek gerçekleriyle şahsımda mevcuttur.

İlk önce aynı toprağın mahsulü olduğumuz bozuk olanları şöyle bir ayıralım. Toprağı verimsizleştiren taşları eleyelim. Parlayacak olan zaten parlayacak ve o sahnede kendine günü geldiğinde yer bulacaktır.

Yerelleşmek gericilik değildir. Toprağımızı değiştirmeden ektiğimiz çiçekler hep yapay, hep eğreti kalacaktır. 

Organizasyon için bir şey söylemeyeceğim başka. Başta da dediğim gibi ben MCT’yi ve organizasyonlarını çok seviyorum. Önümüzdeki yılı bende tüm MCT’liler gibi merak ve heyecanla bekliyorum.


Görüşmek üzere…