31 Aralık 2013 Salı

Yeni bir yıl, yeni umutlar

2013 yılının son gününden merhaba.:)

Umarım hepimizin içine sinen bir yıl olmuştur 2013.

Şahsen benim içime sindi bireysel olarak, toplumsal olarak ise "Güneşli günler göreceğiz" diyerek olumlu uğurlamak istiyorum bu yılı.

2013' e girerken hazırlanan planlarım sekteye uğramadan tamamlandı. Mutluyum! Darısı 2014 planlarımıza.

2014 yeni listeler, yeni heyecanlar ve inanıyorum ki gönülden isteyenlere yeni başarılar getirecek.

2013' e blogumla girdim, 2014' ü blogumla karşılıyorum. Yeni yıl eskiye dönüştüğünde, ben yenilenerek, gelen yılları bekleyeceğim. Yıllar eskisin biz eskimeyelim.:)

Herkes için " o " yıl " bu " yıl olsun efendim:)

Sevgiyle kalın...


28 Aralık 2013 Cumartesi

Kürsüde Neler Oluyor?

Hepimiz eğitim hayatı boyunca birçok sunum yapmak durumunda kalmışızdır. Bazılarımız ise sunum sorumluluğunu iş hayatında da devam ettirmektedir.

Sunum konusunda tüm tabuları yıkmış, kürsüye/sahneye çıktığı zaman, izleyenleri kendisine hayran bırakanlar vardır. Onlar, adeta ben burası için yaratıldım enerjisi yayarlar etrafına. Ama bu elektriği yakalayamayıp tek duygusu; heyecan olan kişilerde çoğunluktadır.

Peki bu heyecan kontrol edilemez mi?

Kendimden yola çıkarak bu konuda anlatacaklarım var.

Bazı sunumlarımda çok heyecanlandım, bazıların da ise " paylaşacaklarım var, beni dinleyin " özgüveniyle sunumumu gerçekleştirdim. Bu iki durum arasındaki tek fark bana göre kesinlikle "hakimiyet" dir.

Heyecanımı hissettirmediğim sunumlarda konuma hakimdim, konumu benimsemiştim ve ben olarak anlatıyordum. Heyecanımı belli ettiklerim de ise sunumu görev sorumluluğuyla yerine getirdiğimden, "tamamım" diyemediğim bir enerji taşıyordum üzerimde.

O zaman; heyecansız sunum için, " konuya hakim olduğumuz, rol yapmayıp kendimiz olabilme imkanını yakaladığımız" sunumdur diyebiliriz.

Heyecan sebebiniz; sizi izleyenler de olabilmektedir. Unutulmamalı ki onlar bizi yargılamak için orada değiller, onları ilgilendiren sunumun içeriği ve kendi kazanımlarıdır. Bundan dolayı izleyenlerden çekinmemek gerekir. Geçmişte görev aldığım bazı sunumlarda, hocalarım karşımızdakileri marul gibi görmemizi isterlerdi.  Eğer yüzlerine bakınca heyecan katsayınız artıyorsa bunu bende öneririm. Yoksa sizin kırmızı bir turba dönüşmeniz kaçınılmaz olabilir.:)

İçerik

Anlatacaklarınızın içeriği ise en temel etkendir. İlk olarak içeriğe sizin inanmanız gerekmektedir. Sunum sırasında kendi cümlelerinizi kurmanızı tavsiye ederim. Çünkü direkt olarak alıntı yaptığınız içeriğe ne kadar çalışırsanız çalışın sunum esnasında karıştırma ihtimaliniz yüksektir. Yine, içeriğinizi hikayelerle, anekdotlarınız ile desteklerseniz, enerjinizi arttırır ve odak noktası olmaktan uzaklaşmazsınız.

Destekleyiciler!

Evet, karşınızdakiler kalabalık ve siz tek başınasınız. O yüzden destekleyicileriniz her zaman olmalıdır.

Bunlardan biri; küçük not kağıtları olabilir. Bu kağıtlar ne kadar büyük olursa, o kadar strese girebilirsiniz. İçinizden bir ses sizi okumaya itebilir ve okunarak yapılan sunumların hiç bir etkileyiciliği yoktur.  Not kağıtlarınız sıkıştığınız durumlarda yol arkadaşınız olacaktır.

Bir diğer destek ise; teknolojik desteklerdir. Slaytlar artık sunumların olmazsa olmazlarıdır. Slayt hazırlamak ise ayrı bir sanattır. Çünkü can alıcı noktaları yakalayıp oraya yansıtmak gerekir. Tüm içeriğinizi slaytta yazmak bana göre büyük amatörlüktür. Katılımcıların gözünü yormaktan başka bir işe yaramaz bu durum. Slaytlarda en çarpıcı cümleleri gösterip, resimlerle renklendirir iseniz kürsünüzün enerjisini arttırırsınız.

Benim için en önemli destekleyici; SU

Bir el hareketinizle ulaşabileceğiniz yerde mutlaka su bulundurun. Dudaklarınız kuruyabilir, sesiniz çatallaşabilir... Bir su sayesinde, bunların sizi demotive etmesine izin vermemiş olursunuz.

Denge

Eğer sunum yaptığınız yerde bir kürsü varsa dengenizi kürsü sayesinde sağlayabilirsiniz. Tabi tamamen kürsü arkasında bulunmak ölü bir sunum yapmanıza sebep olabilir. Biraz ortalarda kendinizi göstermek isterseniz, unutmayın ki iki eliniz var. İki elinizi temas ettirerek dengenizi kurabilirsiniz. Tabii fazla abartıp dans figürleri ortaya çıkarmamaya dikkat etmeli.:)

Başka bir denge aracı ise; kalemdir. Kalem bilgiyi temsil eder ve sunum sırasında görüntüyü zenginleştirerek dengenizi koruyabilir.

Dış Etmenler

Artık tüm planınızı, provalarınızı yaptınız, gerekli donanımı kazandığınıza inandınız ve son noktayı sunumunuzla koyacaksınız.

Sunum sırasında veya sonunda sorular gelebilir. Eğer ilk başta belirttiğim gibi konunuza hakimseniz, zaten dışarıdan gelen tüm sorulara cevap verebilirsiniz.

Sizden öncekiler ve sonrakilerde dış etmen olarak düşünülmelidir. Sizden önce çıkan süresini aştıysa bu durum sizi etkileyebilir. Bunun için yapmanız gereken tek şey sizden sonrakini düşünmeniz olacaktır. Sürenizi iyi kontrol ederseniz bu durumda sorun yaşatan siz olmazsınız.

...

Bugüne kadar yaptığım sunumlardan çıkarımlarımı harflendirdiğim yazımda sona geldim. Bu hafta lisans hayatımın - tez savunması dışında - son sunumunu gerçekleştirdim. Bundan sonra dileğim; iş hayatımda etkileyici sunumlarla var olabilmek ve bu konu hakkında daha fazla söz sahibi olabilmektir.

Ben ne sunarsam sunayım heyecanlanacağım. Tüm söylediklerim "Heyecan kontrolünün elimizde olduğu" dur. Heyecan işinize verdiğiniz değeri gösterir.

Heyecanla yazdığım yazılarda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.:)




20 Aralık 2013 Cuma

Başarılı olmak istiyorsan...


Sakarya Esnaf ve Sanatkarlar Odasının düzenlediği; "Esnaf ve Sanatkarlarımızın Girişimcilik ve Mücadele Ruhu" konulu seminerde, sosyal medya'da yakından takip ettiğim; Prof. Dr. Türker Baş'ı dinleme şansı buldum.


Başlangıç konuşmasında; "Yunuslar çıktı diye küçük balıklar ölmesin!" sloganıyla esnaflarımızı destekledik ve almamız gereken sosyal mesajı "Esnafları Yaşatalım" aldık. Kendimi part-time esnaf olarak tanımladığımdan Sakarya'nın çınar niteliğindeki; esnaf amcalarının yanında, esnaf ruhunu benimsediğimi belirtmek isterim.:)

Esnaflık konusuna bağlamadan, Türker Baş'ın konuşmasına geçmek doğru olan...

Konuşmanın başında esnaflığın toplumsal düzendeki yerine değinen Türker Baş, Türkiye ve Avrupa'da olan hizmet anlayışının farklılığından bahsetti.

Toplumumuzda sohbet edebilmek güçlü bir gereksinimdir. Bu yüzden ; sohbet edebildiğimiz esnafı tercih etmemiz ise bu olguyu destekler. Sohbet ise ne kadar geniş bir yelpazeye yayılırsa o kadar renklenir. Bu durumu kendinden örnek vererek güçlendiren Türker Baş, sadece kendi grubumuzdan insanlarla konuşursak hayatımızın ne kadar siyah beyaz olacağını belirtti.


                   durgun mu?
Piyasa                                            
                   değişiyor mu?

sorusu ise her alan için kendini tamamlayan bir cevabı içinde barındırmaktadır. Çünkü günümüzde hiç bir piyasa durgun değildir, sadece hızla değişiyordur ve bu hızlı değişime uyum sağlamayanlar ise, ya yerinde sayıklıyor ya da yok oluyordur.

Kendi kitabı olan; Kobiler için Gerilla Stratejileri' nden bahseden Türker Baş, rekabetin yoğunlaştığı günümüzde, hareketin azaldığını, karların düştüğünü ve müşterilerin sorunlu profiller oluşturduğunu belirtti.


Çağımız, farklılaşanların çağıdır. Var olmak için yeni şeyler bulmak, başarılı olabilmek içinde, yol kenarında otlayan inek sürüsü içinde mor inek olabilmek gerekir. Eğer, farklılığı yaratmayı başarırsan, rekabette bir adım önde olursun. Denenmiş olanı yapmak ve riske girmemek ise başarının anahtarları içinde yer almaz.

Ticaretle uğraşanlar için başarının anahtarı; Müşteri

Bunu herkes kendi alanı için daraltabilir. Bloggerların başarı anahtarı da okuyucular değil midir? Yani başarılı olmak istiyorsak hitap ettiğimiz kesimi iyi tanımalı ve ona göre yürümeliyiz.

Başarmanın bir yolu olarak da; birlik olabilmeye değinen Türker Baş, tek tabanca olarak dolaşmanın sonuca götürmeyeceğini, bu yüzden birlik olup, işbirliğine girmemiz gerektiğini sözlerine ekledi.

Diğer bir çıkarımım ise; şirketler tek kişi tarafından yönetildiği sürece büyüyemezler, büyüyebilmek için organizasyon şemalarının yatay eksende kaydırmanın yararlı olacağıdır.

Son olarak başarı için gerekenleri maddelersem;
    - Denenmemişi dene!
    - Kendini dev aynasında görme!
    - Fazla kanaatkar olup, yetinmeyi bilme ve yerinde sayma!
    - Kendine değer kat!
    - Asla paylaşmaktan vazgeçme!

Türker Baş'ın pozitif enerjisiyle yaptığı sunumu değerlendirdiğim ve kazanımlarımı paylaştığım yazı  burada sona eriyor.

Paylaşmaktan asla vazgeçmediğimiz günlerde görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.:)










17 Aralık 2013 Salı

Küresel Dünyanın Küreselleşemeyen İnsanları

Dünya küreselleşiyor demek an itibariyle büyük bir anlatım bozukluğudur.  Doğrusu; "Dünya küreselleşti" olacaktır ki bu gerçeğe karşı olanlar, fikrimce, er ya da geç anlayacaklardır yanıldıklarını. Bu saatten sonra olacak olan küreselleşme katsayısının artan oranını izlemektir.

Benim sözlüğümde;

Küreselleşme; sadece siyasi ve ekonomik kriterleri baz alarak tanımlanamayacak kadar büyük bir kavramdır.

Küreselleşme; bir düşünce yapısıdır ve düşüncelerin sınırlarını kaldıran bir olgudur.

Küreselleşme; geçmişe takılıp kalmak yerine, fütürist bakış açısıyla geleceği planlamaktır.

Dar anlamlardan kurtulup, geniş anlamlarla bakmaktır hayata.

Bu tanımlar söz konusuyken;

"Ben küreselleşmeye karşıyım!" demek ne kadar akıl karıdır, düşünmek gerekir.

Küreselleşmenin getirdiği olumsuz koşullara göz dikip, küreselleşmeyi lekelemek, sırt dönmek; hayatı arkana almaktan ibarettir. Olumsuz sonuç doğuran hiç bir şeyin tümüyle üstü silinmemeli, ortadan kalkması istenmemelidir.

Ülkemizde ölüm oranlarının, trafik kazalarıyla ilişkisi incelendikten sonra; "trafiği" yasaklayalım, trafiğe karşıyım demek kadar yanlıştır, küreselleşmeye ve aynı oranda dijitalleşmeye karşıtlık.

Bu dünyada her şey, senin ondan yarar sağladığın kadar yararlıdır. Bunu unutmamak gerekir. Evrenin yapısı da küreseldir. Hiç bir kuş kendine sınır koyarak kanat çırpmaz.

Dünyanın en akıllı varlığı insanın ise, kendine sınır koyması anlamsız kalır evrenin yapısı karşısında.

Sözün özü; düşünmek güzeldir. Küresel düşünce yapısı ise daha güzelidir.

Her an değerlidir, her an deneyimdir. Sırf bu yüzden hayatı ciddiye almak gerekir.

Küresel düşüncelerde görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.:)

4 Aralık 2013 Çarşamba

Kurumsal Sosyal Sorumluluk

Sosyal sorumluluğun özünde;kendinden başkası vardır.


 Kendinden başkasını düşünür,onların çıkarlarını korur ve onlar için kaygı duyarsın.İşte o zaman olgunlaşmışsın'dır ve senin kocaman bir kalbin vardır.

Sosyal sorumluluk; bireysel olarak yapılabildiği gibi STK'lar öncülüğünde veya kurumsal olarak da yürütülebilir.

Bu yazımda "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" üzerinde duracağım.

Günümüz yaşam telaşında, insanın kendisini bile düşünmesi zorken, başkaları ya da toplum için kaygı duyması daha zor gelebilir, kimilerinin gözünde. Ama eğer çalıştığınız yer bünyesinde bir sosyal sorumluluk ve gönüllülük yapılanması varsa, şanslısınız demektir. İşvereninizin sizi sevdiğine emin olabilirsiniz! :)

Kimilerine göre kurumların sosyal sorumluluk projeleri reklam amaçlı olabilir. Ama olsun, birilerinin yapılandan dolayı yüzündeki bir gülümseme, varsın diğerine maddi kazanç olarak dönsün. Bu işte kimse kaybetmez. Özellikle işvereniniz sizin için sosyal sorumluluğun; planlama,oluşturma ve uygulama gibi aşamalarını düşünüyorsa, siz uygulamalarına yardımcı olarak, en büyük zenginlik olan; gönül zenginliğine erişebilirsiniz.

Kurumsal sosyal sorumluluk; işveren açısından reklam kaynağı olarak görülebileceğini bir önceki paragrafta söylemiştim. Bunun yanında işverene sağladığı kazanımlar arasında; işletme imajının güçlenmesi, marka bilinirliğinin artması, müşterinin sadakatinin kazanılması, çalışanların aidiyet duygusunun geliştirilmesi... gibi artılar sayılabilir.

Kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin diğer bir ayağı ise; sürdürülebilirlik için gereken kaynaklardır. Bunlar;İnsan kaynağı ve maddi kaynak olarak ayrılabilir. Maddi kaynağı şirket sağladı diyelim. Peki ya gönüllülük temeline dayanan bu projelerde insan kaynağının sürdürülebilirliği nasıl sağlanacak?

Burada ise devreye; ekip çalışması ve ekip lideri  giriyor. Sosyal sorumluluk projelerinin temeli olan ekip çalışmasında ekip liderinin sağlaması gerekenler vardır.

Bunlardan birincisi; ekibe "biz" duygusunu aşılamaktır. Zaten bu projelere gönül verenlerin 7/24  "ben" ekseni etrafında dolaşacağını sanmıyorum. Ama ekip çalışmasının temeli "biz" olabilmektir ve bunu aşılamakta ekip liderinin katkısı büyüktür.

Ekip liderinin yapması gereken diğer bir unsur ise "takdir" unsurudur. Ekibinde bulunan gönüllüleri samimiyet ve içtenlikle takdir etmesi ekip üyelerinde "değer" kavramını canlandırır. Unutulmamalı ki "Değer verildiğini hisseden, değer katmak için çalışır."

Bu projelerde ekip liderlerinin yapmaları gerekenlerden bir diğeri; "Pozitif sorgulama" ortamı oluşturmak ve projelerin zenginleşmesini sağlamaktır.Son olarak ise ekip lideri "enerji" vermelidir, çünkü, liderin iç enerjisi ile ekibin enerjisi paralel olarak yükselir.

Kurumsal sosyal sorumluluk üzerine bunları yazdıktan sonra bir kaç örnek vermek istiyorum.

İlk olarak; "TURKCELL GÖNÜLLÜLERİ"; Turkcell çalışanlarının farklı hayatlarla tanışmasını amaçlayan bu oluşum kurumsal sosyal sorumluluk için güzel bir örnektir.

Bir diğer örnek; "ÖZHAN GÖNÜLLÜLERİ" ; Yetenek ve Kariyer blogu ile takip ettiğim sevgili Cengiz Çatalkaya'nın sosyal medya hesaplarında karşılaştığım; Özhan Gönüllüleri, yerel bazda oldukça güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Eğer benim iş yerimde böyle bir uygulama yok, bireysel olarak bir şeyler yapmak istiyorum derseniz "UMUT OL!" manızı öneririm. Yakından takip ettiğim Umut ol! projesi ihtiyacı olan çocuklarla sizin aranızda bir köprü görevi görebilir.:)

              Bu yazımı kocaman kalpleri olan tüm gönüllülere ithaf ederek sonlandırıyorum, sevgiyle kalın.:)
















30 Kasım 2013 Cumartesi

Dijital İK / Digital HR

Konu ne olursa olsun ilkler hiç bir zaman unutulmaz. Dijital İK' da benim hayatımda unutulmayacaklar listesinde yerini aldı; 28 Kasım 2013 tarihi ile birlikte. Bana bu ilki yaşattıkları için Fatoş Karahasan ve Müge Ateş'e bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.

İlk defa böyle bir organizasyonda bulunacağımdan, heyecan seviyem dorukta girdim Salt Galata'ya. Mekanın muhteşemliğin'de attığım her adım heyecan merdivenim'de bir üst basamağa çıkarken, kayıt masasında buldum kendimi. Tabiri caizse; şaşkın ördek yavrusu gibiydim.:) Ortamın sıcaklığına alışmam, kendime gelmem; blogger arkadaşlarım sayesinde oldu.

Anladım ki heyecanı bir kenara bırakıp geçirdiğim her anın keyfini çıkarmalıydım.:)


Ve Konferans Başlıyor!!!

Programın genel olarak teması ' Çeşitliliği Yönetmek' ti. İlk olarak Fatoş Karahasan konuşmasıyla; erkek egemen toplumumuzda kadınlara biçilen toplumsal rolleri kapsayan etkileyici bir giriş yaptı.

Daha sonra Vodafone Türkiye'den Bülent Bayram ve Gizem Keçeci konuşmalarında; Dijitalleşen dünya'da cinsiyet eşitliğine verdikleri önemden bahsettiler. Kadın istihdam oranın artmasının GSYİH'ya katkısının % 25 düzeyinde olduğunu ve liderlik özelliklerinin erkeklere oranla kadınlarda daha çok olduğunu belirttiler. Engelliler için yürüttükleri 'Düşler Akademesi' projesi ise benim gözümde yıldızları hak eden bir projedir. Proje kapsamında bulunan engelli arkadaşlarımızın elinden aldığımız kurabiyeler ise şüphesiz;günün en leziz olanıydı.:)

Ve bence günün en etkili konuşmalarından biri; Bilim İlaç Genel Müdürü Dr. Erhan Baş'ın yaptığı konuşmaydı. Konuşmasında farklılıkların farkında olduklarını hissettiren Erhan Baş, tüm yöneticilerin not alması gereken bir cümle kurdu;

"Yetenekli çocukları işe alıp onları yetiştiriyoruz, onların yetişmiş olarak gelmelerini bekleyemeyiz."

18 sunum 2 panelden oluşan programa damga vuran; içinde bulunduğum Y kuşağı oldu. Çeşitlilik kapsamında; kadınlar ve genç kuşağın ele alınması ve bahsedilen projelerle engelliler ile yelpaze genişlese de, çeşitlilik yelpazesinin daha açılmayan çok kanadı olduğunu düşünüyorum.

Programda yer alan tüm konuşmacılara bu yazımda yer vermek istesem de blog yazısından uzaklaşmamak gerekir. O yüzden benim dikkatimi çeken cümleler etrafında oluşturuyorum bu yazımı.

Bunları belirttikten sonra; SAP Türkiye İnsan Kaynakları Çözüm Yöneticisi Fulya Arköse'nin konuşmasından bahsetmek istiyorum. Sunumunda Y kuşağına ve sosyal medyaya yer veren Fulya Arköse, yeni kuşağın sosyal medyayı kullanma zorunluluğu oluşturduğunu belirtti. SAP bünyesinde oluşturdukları şirket içi sosyal medya olan "Sap JAM" ise bizim için güzel bir örnek oldu.

Nestle Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Neil Edwards'ın değerler üzerine yaptığı konuşmasında; "Temel beklentiler arasında bulunan, çalışanların Nestle'de çalıştıkları için mutlu olup,gurur duymalarını sağlamak..." dikkatimi çeken bölümler arasındaydı.

Yeni Neslin İK Direktörü Seda Kayrak Kızıltan ise ; Y kuşağına, Y kuşağı diliyle dikkat çekerek güzel bir sunum yaptı.

PEPSICO Saha Satış İnsan Kaynakları Müdürü İrem Önal; liderlerin nasıl dahil edici olacaklarına yer verdiği sunumunda, 4 örnek lider davranışından bahsetti.
Bu davranışlarda bulunan örnek liderler;
         
            - Tüm çalışanları selamlayan,
            - Doğum günlerini hatırlayan,
            - Tüm seviyeden çalışanlar ile konuşabilecek bir şeyler bulabilen,
            - Toplantılarda herkesi toplantıya dahil eden.

Konuşmasında dikkat çektiği diğer bir kavram ise; "Tersine mentörlük" tü.

IBM Bankacılıktan Sorumlu Satış Müdürü Volkan Sözmen'in sunumunda yer verdiği 3 tavsiye ise;
           
             - Görünür ol,
             - Kariyerini planla,
             - İş ve yaşamını bütünleştir.

Son olarak panellere geçildi...

Engelleri Aşmak panelinde; Vodafone- Düşler Akademisi, Sabancı Vakfı- Farkyaratanlar.org(engelli kadın derneği, sevgi down cafe..., LCW- Engelsiz LCW projelerinden bahsedildi. Güzel şeyler bunlar.:)

Çalışan beklentileri değişiyor. Ya İK? panelini ise bir cümleyle temsil etmek istiyorum;
"Dijital çalışanlar artık iş hayatında ve instagram'da ki like sayısını sayan çalışan, yöneticisinin aferinlerini de sayıyor."

Özellikle belirtmek istediğim kişiler ise; Ümit Levent Erol ve Mert Kıvanç Paker. Y kuşağını temsilen orada olsalar da, kuşak üstü konuşmalarıyla hayran bıraktılar kendilerine.

Benim Dijital İK üzerine aktaracaklarım bu kadar olsa da, çok şey kazandığımı söylemek istiyorum. Ben bir yolda yürüyorum ve benim için güzel bir geçitti; Dijital ik... Dilerim ki daha nicelerinde blogger olarak yer alırım ve yolumun devamında çok şey kazanır, çok şey aktarırım.

                                           

Benim Blog açmama vesile olan Hayati Arpacı'ya ve bu programdan haberdar eden Seda Küçük'e, Samimiyetleriyle kucak açan Nilüfer Koçyiğit, Ali Cevat Ünsal ve Yüksel Erdoğan'a teşekkürlerimi sunuyorum.

Sevgiyle kalın.:)




                                           









25 Kasım 2013 Pazartesi

Kadın ve Kariyer

Kadınların kariyer basamaklarındaki engelleri bir çok yazıya konu olmuş, bu engellere bilimsel açıdan isimler verilmiş, "Çalışma Hayatında Kadın" dallanıp budaklanan bir araştırma konusu halini almıştır.

Peki bu engeller arasında kadınların kendi tutkularının yeri nedir?


Kariyer engellerinin en önemlisi "Cam Tavan Sendromu" olarak bilinen öğrenilmiş çaresizlik durumudur. Buna göre; kadın, belirli bir noktaya ulaştığında görünmez bir engel algılar ve bu noktadan sonra mücadeleyi bırakarak üst yönetime geçemez.




Diğer bir engel ise; "Kraliçe Arı Sendromu"
Bu kavram arılardan geliştirilmiştir. Bir kovanın içine bakıldığında tüm arılar kraliçe arıya özen gösterir, kraliçe arı ise kovanda ki tekliğinin farkındadır. İş yaşamını da bir kovana benzetirsek; kadının, erkek egemen iş yaşamındaki zorlu mücadelesi, cinsiyet körlüğü, başarıyı yüceltme ihtiyacı, kıskançlık, hemcinslerini tehdit olarak görme gibi faktörler sendromu güçlendirmeye başlamıştır. Kadınlar için artık ilerlemek, bu sendroma ne kadar sahip olduklarıyla ilişkilendirilmiştir.





Bahsetmek istediğim üçüncü sorun; "Süper Kadın Sendromu"

Burada kadınların toplumsal olarak rollerinin fazlalığı ve yoruculuğu etkilidir. Bazı kadınlar toplumun yüklediği iyi bir ev hanımı , iyi bir eş, iyi bir anne misyonunu yerine getirmeye çalışırken, iş yaşamında kendine engeller oluşturabiliyor. Bazıları ise çözümü her işin üstesinden gelebilen "süper kadın modeli" oluşturmakta buluyor.




Buraya kadar genel kabul gören sorunlardan kısaca bahsettim. Bu yazıyı asıl yazma amacım ise "Kadınların tutkuları kariyerlerinde engel olabilir mi?" sorusunun cevabını örneklerle destekleyerek bir tez oluşturmak.


İlk olarak; 19 Şubat 2013 tarihli Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman'ın röportaj yaptığı Esra Gönülal Sevilengül ' den bahsedeceğim.

Kendisi ODTÜ Ekonomi mezunu. İş hayatına denetim sektöründe başlamış, 3 yıl sonra kariyerine kurumsal bir şirkette yönetici olarak devam etmiş,10 yıllık süre zarfında pek çok kişinin hayal ettiği yükselişi gerçekleştirmiştir. Buraya kadar toplumsal olarak kazandığı başarıyı, çiçekçilik yapmaya karar vererek geride bırakan Sevilengül, büyük bir cesaret örneği sergilemiştir. Daha önceki işini sevip sevmediği sorusuna verdiği cevap ile, hedefe kilitlendiğini ve sevip sevmediğinin bile farkında olmadığını, yani kraliçe arı sendromundan döndüğünü belli etmektedir. Çiçekçilik işinde kazandığı başarıyı ise "tutku duyuyorsan başarılı olmaman mümkün değil!" cevabıyla özetlemiştir.

Bu örnek iş hayatında iki türlü başarı elde etmiş olumlu bir örnektir. İlk başarısının sebebi hırs, ikinci başarısının sebebi ise tutkularıdır sadece.

Bu durum akılda "Kadınlar iş hayatında hırslarıyla mı? yoksa tutkularıyla mı? hareket ediyor." sorusunu oluşturmaktadır.

İkinci örnek ise herkesin tanıdığı bir isim ; Nazlı Tolga

Haber spikerliği alanında kazandığı başarısı herkes tarafından kabul gören Tolga, evlilik kararı vererek kariyerinde hayal edilen noktada ara vermiş ve gönlüyle yani tutkularıyla karar verdiği yolda devam etmiştir hayatına. Üstelik içinde bulunduğu sektör, dönmek istediğinde başarısını aynı yerden devam ettirebileceği kesinliğini vermeyen bir sektör olduğundan, hırslarıyla yürüyenlerin yoldan ayrılacağı bir alan değilken...

Verdiğim iki örnekteki kadınlardan biri mutluluğu başka bir çalışma alanında, diğeri çalışma hayatından uzaklaşarak bulmuştur. İkisinin ortak noktası ise "tutku" sözcüğünde kesişmektedir.


Kariyer hayatında, ister toplum kadınlara engel oluştursun, isterse kendi tutkuları... Süper kadınlık bir sendrom olarak nitelendirilse de "Her kadın süper kadındır!" diyerek, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Gününde bu yazımı noktalıyorum.


Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.:)

23 Kasım 2013 Cumartesi

Sosyal Medya ve İK(2)







Bir önceki yazımda "Sosyal medya ve İK(1)" sosyal medya konusuna giriş yapmıştım ve bloglar dan bahsetmiştim. Bu yazımda da kaldığım yerden devam edecek ve sosyal medyadaki davranışlarımız üzerine naçizane fikirlerimi belirteceğim.

"Eski zamanlarda, evlilik öncesi kız tarafı erkeğin mahallesine bir kişi gönderir ve damat adayı hakkında sorup soruştururmuş..."

Bu benzetmeden yola çıkarak sosyal medyayı'da mahallemiz olarak tanımlayabiliriz. Bu mecralarda takındığımız davranış, yazdığımız, paylaştığımız her şey bizi temsil ediyor inceleyenin gözünde. Kısacası farkında olmadan sosyal cv'mizi oluşturuyoruz!

7/24 küfür eden. her şeyden şikayet eden, kavgacı, olumsuz davranışlar... sergileyen kişiye, nasıl kimse bilerek ve isteyerek kızını vermek istemezse, işe alım sürecinde de benzer bir sonuçla karşılaşabiliriz.

İş böyleyken dikkat etmemiz gereken davranışlarımız ve bu davranışların bize sağladığı yararlar vardır.

İlk olarak "samimiyet"

Tabii ki izleniyoruz diye sahte davranışlar sergilemekte büyük yanlış olacaktır. Amaç kendimizi kontrol ederken samimiyetten uzaklaşmamak olmalıdır. Özellikle başkalarının başarılarını takdir etmekten korkmayın.
Beğendiğinizi söylemek, olumlu/olumsuz tenkitlerde bulunarak karşınızdakine yarar sağlamak, yine kendinize yapılan tenkitleri olgunlukla karşılayarak lehinize çevirmek sizin elinizde.

İkinci olarak; sürekli "şikayet" eden bir profil oluşturmamaya çalışmamız iyi olacaktır. Öğrenciler için yaptıkları ödevlerden, çalışanlar için işlerinden sürekli yakınan bir profil negatif izlenim oluşturabilir. Sosyal medya hesaplarınızda geçmişe göz atarsanız, sizde böyle bir döneminiz ile karşılaşabilir ve bunu daha iyi anlayabilirsiniz.

"Sosyal alanımdır, özel hayatımdır ve yaptıklarım beni ilgilendirir" mantığı da fazla doğru değildir. Neticede genel davranışlarımızı özetleyen ve bizi karşı tarafın gözünde canlandıran bir alandan bahsediyoruz. Rumuz kullanmakta olması gereken "şeffaflıktan" uzaktır ve yaptıklarımızın sorumluluğundan kaçtığımızı gösterebilir.

Son olarak; Google amcanın affetmediğini ve mahallemizde bizi sorgulayan herkese geçmişimizi gösterdiğini hatırlatmak doğru olacaktır. O yüzden kişisel markamızı oluşturduğumuz sosyal medya'da kendimizi doğru şekilde ifade etmenin; yararımıza olacağını unutmamak gerekir.

Kendimiz olarak kazandığımız günlerde ve yazılarda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.:)



18 Ekim 2013 Cuma

Sosyal Medya ve İK (1)

Çağımızın en büyük alışkanlığı; SOSYAL MEDYA!
   
                               

Sosyal medya konusunda kendimi her ne kadar profesyonel görmesem de profesyonel olabilmek için ilk adımı "Sosyal medya ve İK" konusunu bitirme tezimin konusu yaparak atmış bulunmaktayım. Tez sürecinde edindiğim bilgilere blogumda yer vereceğim.

Çağımızın en büyük alışkanlığı olarak belirttiğim sosyal medya, artık alışkanlık olmaktan çıkmış hayatımızın parçası olarak yerini almıştır. Öyle ki uyandıktan sonra "Ben uyurken dünyada neler olmuş?" diyerek tabletlerini/telefonlarını eline almayanların sayısının oldukça az olduğunu düşünüyorum.

Bu kadar hayatımıza hükmeden sosyal medyayı "ne kadar doğru kullanıyoruz?" sorusunu kendimize sormamız gerek sanırım.

Maalesef çevremizdeki çoğu kişi sosyal medyayı hala fotoğraf, video, söz vs. paylaşımı yapacağı bir eğlence ve iletişim kanalı olarak görüyor. Oysa sosyal medya o kadar küçümsenmemeli! Bilinmesi gereken sosyal medyanın pazarlama ve reklam alanında kalmayıp her alana yayıldığıdır. İnsan Kaynakları'da bu alanlardan biridir!

Bu kadar büyük bir kitleye hitap eden sosyal medyayı işe alımcıların görmemesi zaten kaçınılmazdı. Yine de dünya'da ki ile Türkiye'de ki istatistikler karşılaştırıldığında ülkemizin bu alanda geride kaldığını söylemek mümkündür. Özellikle sanayi sektörü işe alımcılarının sosyal medyayı pek fazla kullanmamaları bu istatistikleri etkilemektedir.

İşveren tarafından değilde bireysel kullanım açısından değerlendirme yapmak benim konumumdan daha doğru olur.

Sosyal medya araçlarından; yazılarımı paylaştığım bloglar dan bahsetmek gerekirse; bloglar, uzman olduğunuz ya da uzman olmak istediğiniz alanlarda kısıtlama olmaksızın yazılar paylaşacağınız ve geniş kitlelere ulaşabileceğiniz bir alandır. İşletmeler müşterilere, bireyler uzman olduğu konuyla ilgilenecek işverenlere ulaşabilirler. Ama en önemli etkisi kuşkusuz bireysel gelişime sağladığı katkılardır.

GOOGLE'LANIYORUZ!
                           

Günümüzde şirketler kadar bireylerde google'lanıyor. İsminiz google'a yazıldığında ortaya çıkacak sonuç en büyük referanslarınız dan biri olabilir. Arama sonucunda ortaya çıkan Facebook, Twitter, LinkedIn... hesaplarınız dan ziyade blog yazılarınız göze çarpacaktır.

Bu yazılar karşısında alacağınız yorumlar sayesinde kendinizde göremediğiniz eksikleri görebilir ve kendinizi geliştirebilirsiniz. Olumlu yorumlarda şüphesiz en büyük motivasyon kaynağınız olacaktır.

Markalar Sosyal Medya'da!

Günümüzde bir markanın sosyal medyaya sırtını dönmesi, yer almasından daha riskli olsa gerek. Çünkü tüm rakipleri sosyal medyanın insan kaynakları,reklam ve pazarlamayla ilgili getirilerinden pay alırken hiç bir marka bu yarışta geride kalmak istemez.

Bundan bahsetmemin sebebi sosyal medya ve pazarlama konusuna girmek değil. Bu konuyu bireysele indirgemek gerekirse; herkesin alanında kendi markasını oluşturabileceğini söylemek yanlış olmaz. Katıldığım bir girişimcilik eğitiminden kulağımda kalanlardan biri "Her şeyden önce sen bir markasın, önce kendini keşfet ve geliştir." olmuştur. Fikrimce bu kadar fazla insana hitap edebildiğimiz sosyal medya marka olma yolunda en iyi fırsattır.

...

Blog yazılarının uzun olmamasından yana olduğum için ve devam etsem oldukça uzayacak bir yazı olduğu için bu yazımı burada kesiyorum. Bu konuda daha bir çok yazıda görüşeceğimizi söylemeliyim.
                                   
Son olarak bu alanda yazı yazmamda esin kaynağı olarak belirlediğim Kaynağım İnsan blog yazarı İpek Aral Kişioğlu'na ve Sosyal Medya 101 2.0 kitabı yazarı Murat Kahraman'a teşekkürü bir borç bilirim.

Sevgiyle kalın.:)


30 Ağustos 2013 Cuma

Kamu-Özel Çıkmazı



Stres sebebi bir konu bu yazımın konusu.

Üniversitenin sonuna yaklaştıkça "Ne yapacağım ben ya?" gibi içsel diyaloğa sürükler insanı.

Bütün herkes anlaşmışlarcasına "Yolculuk nereye, ne düşünüyorsun" gibi sorular sormaya başlar.

O soruların özü "KPSS'ye hazırlanıyorsun değil mi?" den ibarettir aslında.

Senin cevabın sorunun içeriğini kesin çizgilerle çizmek için "Kamu mu? Özel mi?" diye belirtmek olur ve sonunda kamu düşünmüyorum, özel istiyorum dediğinde pat diye "NEDEN?" sorusuyla karşılaşırsın.

Kendi isteklerin için başkalarını inandırmaya çalışırken bulursun sonunda kendini, ama ne dersen de nafile!

Alacağın tek cevap "Devlete sırtını daya" mantığıyla gelir ki, ne anlatırsan anlat  bu mantıktan şaşmaz düşünceler...

İlla özel demeye devam edersen süslenmiş sözcüklerle "babanın fabrikası var galiba, pişman olacaksın, özel için çok mükemmel olman gerekiyor, şımarıklık yapıyorsun" gibi cevaplar üstü örtülü şekilde karşına çıkar.

O an kendini sorgularsın. Neden? Özelde beklenen o mükemmelliği ben veremem mi dersin. Kendine güvenin tamsa veririm der geçersin...

Ne şımarığı , ben mi şımarığım diye içini yersin. Değilsindir belki ama neden böyle düşünüyorlar der durursun...

Babanın fabrikası mı var sorusu ise saçma gelir. Sanki herkes babasının fabrikası sayesinde "başarılı" olacakmış gibi, fazla kalmazsın bu soruda...

Pişman olacaksın denilmesi ise depresyon sebebidir. İnsanlar tabii ki pişman olurlar, üzülürler, hata yaparlar... Ben de bırakın kendi hayallerim doğrultusunda pişman olacaksam, olayım. Teşekkür ederim yine de uyarılarınız için. :)

Geleceği görüyorum birde...

Mezuniyet sonrası -2 ay işsizlik- herkes koro halinde -BİZ DEMİŞTİK...-

3. ayı düşünemiyorum bile.:)

Evet buraya kadar yazdıklarım karşılaştığım her 5 kişiden 3 ünün  "Devlete sırtını daya" dediği döneme gönderilmiştir. Şu aralar pek kimse demiyor bunları ya pes ettiler karşımda ya da ne halim varsa görmeye bıraktılar beni.:)

Piyasayı az çok gözlemledim, iş piyasasından az çok kişiyle tanıştım, herkesin fikrini dinledim... İnanın bende, beni okuldan mezun olduğum gün kapıda bekleyenlerin olmadığının farkındayım. Cebimden yerlere saçılacak paraları elinde tutup beni bekleyen kişileri bende görmüyorum. Hayal dünyasında yaşamıyorum anlayacağınız.

Tek gayem "MUTLULUK"

Daha 21 yaşındayım hayatımın jüri üyeleri. Bırakın biraz mutlu olacağım iş peşinde koşayım. Sonra oturur masaya konuşuruz, karar kılarız hayatım için.:)

Daha yazacak çok şey var, doğrudur... Ama bu yazıyı burada noktalamak daha doğru olan...

Ne diyeyim; şimdiden hakkımızda hayırlısı olsun çıkmaz sokak yolcuları.:)

11 Haziran 2013 Salı

Empati nedir bilir misin?



Son günlerde toplumumuzda eksik olduğuna inandığım olgu... Herkes der konu empati olunca; "İnsanın kendisini karşısındakinin yerine koymasıdır." diye. Ama bunu kimlerin başarabildiği tartışılır. 

Bana göre empati bir insanlık sanatıdır. Çok boyutlu düşünebilmek, hayatın sadece kendi önündeki pencereden ibaret olmadığını anlayabilmektedir. Hayatın açısı çok geniştir ve birçok pencere yer alır bu açılarda. Empati gücü yüksek olan insan o pencereleri fark edendir.

Hayat sadece benim penceremden ibaret diyen insan, patron ise işçisi, ebeveyn ise çocuğu, öğretmen ise öğrencisi ve her kimse karşısındaki çekilmez ve anlamsız olur.

Oysa o ne çekilmezdir ne anlamsızdır. Sadece "Benim penceremden de bak!" der ve bunu ister. "Senin hayatında benim pencerem olsun." değildir tabi ki demek istediği, sadece "Misafir ol, dinle, hisset ve anla!"


Empati genel anlamda saygıyı getirir peşinde, dayanışmayı getirir, huzuru getirir...

Empati olmazsa var olan en büyük olgu katlanamamaktır. Kimse bir insanın diğerine katlanamadığı dünyayı rengarenk olarak nitelendiremez herhalde.

Empatiyi engelleyen en büyük etmen ise kişinin kendi penceresini diğerlerinden farklı ve üstün görmesidir. Modeli ve rengi ne kadar değişik olursa olsun bakış açısından ibarettir işlevi. Her bakış açısı değerlidir, değer bilene...
Tabi bu anlattıklarım tek taraflı olursa sonuç fiyasko olur. Gereken iade-i ziyaret'tir. Sana yapılmasını istediğini başkasına yapmam dersen, istemeye hakkın var mıdır?

Son olarak diyeceğim, herkesin rolü farklıdır bu hayatta. Eğer bu oyunu zirveye çıkarmak istiyorsak birbirimizin rolüne destek olarak bütünleşmeliyiz.

Empati gücümüzün fazla olduğu renkli günlerde görüşmek üzere, sevgiyle kalın. :) 

12 Nisan 2013 Cuma

GELECEK GÜZEL GELECEK-UFUK TARHAN



12 Martın üstünden tam bir ay geçti. O gün çok sevgili Ufuk TARHAN Sakarya Üniversitesindeydi ve kadınlar günü sebebiyle “Kadın ve Teknoloji” sunumuyla belki de benim gibi birçok kişinin kariyer yolunu bilgileriyle destekleyecekti.
Salonda olan çok az sayıda erkekten biriydim ve şanslıydım. Çünkü enerjisine ve donanımına hayran olduğum Ufuk hanımı yakından izleme olanağını elde etmiştim.
Neden bir ay sonra yazdığıma gelecek olursak sebebi bu yazımı Ufuk hanıma ithaf en tabletimden yazma isteğimdi ve bu istek için gereken tableti alabilmem yaklaşık 1 ay sürdü. Bu süre zarfında X-Y kuşağı çatışmasına fazlasıyla girdim, ihtiyacımı anlatan sunumlar yaptım, değişen çağı anlattım ve sonunda çabam işe yaradı. Y kuşağı olarak kazandığımda tabletime kavuşmuştum.
Bilgi artık kütüphane raflarında yıllarca bekleyen ansiklopedilerde sıkışıp kalmıyor. Bilgi değişim hızı dakikalarla yarışırken, bilginin yeri de cebimize inmiş durumda. O halde çağa uyum sağlamak konusunda ayak diremeye devam edildiğinde kazananın biz değil, akıp giden zamanın olması olasıdır.
Ufuk hanımın anlattıkları uyanmamız gereken bir uykuda olduğumuzu hissettirdi.
Öyle ki yakın gelecekte iş başvurularında elinde tabletiyle değil cv’siyle bulunan kişi çağdan kopuk olarak nitelendirilebilir.
Sunumda kazandığım başka bir çıkarımım ise herkesin gelecekte kendi mesleğini kendi yaratacak oluşu ve şuan olmayan birçok mesleğin gelecekte var olacağı gerçeğiydi.
Peki, bu değişimde kazanacak kim?
İşte onlar şuan durduğu yerde sayanlar değil fazlasıyla hızlı gelen geleceğe karşı tüm enerjisiyle koşanlar olacaktır.
Yaşım 21 olmasına rağmen 10 sene önceye dönüp bugünlerimle karşılaştırdığımda değişimin hızını açıkça anladım. 10 sene önce hayatımızda olmayan şeyler bugün hayatımızın başrolünde.
İşte bunu fark edip donanımımızı arttırmazsak 10 sene sonra kendimizi hazırladığımız iş dünyasında robotların yerimizi almayacağı konusunda kimsenin kanıtı yok.
Değinmek istediğim diğer bir konu ise “1 Mart GELECEK Günü”
Sanırım bu sene kaçırdığıma üzüldüğüm tarihlerden biri oldu. Bu seneden itibaren 1 Mart gelecek günü olarak kutlanacak, 2014 takvimime çoktan yazıldı bile.
“Geleceğimize, onu ne kadar düşlersek o kadar sahip oluruz.”  der ve Ufuk Tarhan’a duyduğum büyük hayranlığı belirterek yazımı sonlandırmak istiyorum.
Geleceğimizin farkında olduğumuz yazılarda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın. :)

17 Mart 2013 Pazar

Pes Etmedim


2 ay olmuş, yolun başındayken duraklamışım.
Bu süre içerisinde düşündüğüm çok şey oldu, kafa içi muharebelerine şahit oldum.
Yazmak, özellikle amatör hayatınla profesyonel hayatı yorumlamaya, yazmaya çalışmak çok da kolay bir şey değil.
Durgunluğumun adı korkup pes etmek değil, sadece eksikliğini hissetmek ve bu doğrultuda kendini tamamlamak için bir zaman dilimine ihtiyaç duymak fikrimce.
Yapmak istediğim doğru ve güzel bir şeyler ortaya çıkarmak. Bunun için gerçeklerden uzaklaşmamam gerek bunun farkındayım. Yazmak için daha da fazla okumam gerek bunun da farkındayım. Ve eminim ki İş üzerine yazılarım, bende İş sahnesine çıktığımda gözlemlerle ve deneyimlerle değer kazanacak. Şu an öğrenci sıramdan düşünebildiğim ve yapabildiğimin en iyisini yapmak temel vizyonumdur.


Olmayan ya da olmayacak hiç bir şey yok. Sadece boy atmak isteyen bir fidan gibiyken hayat, onu susuz bırakmamak için çaba gerekli. Yoksa tek düzeliği kazanmaktan başka bir şey başaramayız.
Bu duraklama sürecinde kendi nedenimi kafamda oluştururken, çok değer verdiğim ve kendisiyle tanıştığım için kendimi şanslı hissettiğim kişi Banu Çakar’ın twitter hesabında yazdığı bir şey dikkatimi çekti ki, nedenimi oluşturdu.

herkes blog işine sarmış ya da sarmaya çalışıyor. Popüler olduğu için içine dalınan şeylerde herkes yüzebilir mi yahu:) Banu ÇAKAR”

İşte ben bu işe popülerliğinden dolayı değil, geçmişten beri devam eden yazma hayalimin başlangıcını oluşturmak için girdim ve sağlam temeller üzerine güzel katlar çıkmak için çabalıyorum. Yoksa popüler dünya gösterime soktuğu gibi unutturmasını da bilir.
Banu hanımın dediği gibi herkesin bu alanda yüzebilmesi kolay değil. Gerekli olan güçlü bir donanım... Bunun içinde oku, araştır, çabala ve yaşa, sonrasında yaz...
Şimdilik sözlerim bu kadar,umarım kendimi ifade edebilmişimdir.:)                                              
En yakın zaman da yeni yazımla görüşmek dileğiyle,sevgiyle kalın.:)



19 Ocak 2013 Cumartesi

AMACIN VARSA AYNI YOLDAYIZ...






Amaçlarımız; hayallerimizdir, geleceğimizdir, vizyonumuzdur...
Yani bizi biz yapacak şeylerdir...
                  
Bir insanın günü kurtarma bakış açısıyla geçirdiği her zaman onu boşluğa sürüklemektedir. En temel amaç olan ‘yaşama amacını’ yitirmesi, insanı nefes alıp veren canlıya dönüştürmüştür artık. İsmi canlı diye nitelendirilir ama hayatı canlılıktan uzaklaşmıştır.
Oysa yarın bugünden güzel olabilir. Bugünün monotonluğunda tüm geleceği yok saymamalı.
Bu gelecek güzellikler için, yapmamız gereken sadece; inanmak ve çabalamak. Eğer yarınımıza inanmıyorsak bugünümüzün anlamı yoktur.
Bazı şeylerin garantisi verilmez. Sadece istersin, inanırsın, emeğini verirsin ve beklersin. Amaçlarımızda inançlarımız doğrultusunda gerçekleşir. Gökten zembille inen hiçbir şey amacımızın karşılığı olamaz. Amacımızın karşılığını sadece emeğimiz karşılığında buluruz.
En kötü karar kararsızlıktan iyidir sözünü amaca uyarlayabiliriz; en kötü amaç amaçsızlıktan iyidir...
Amaçlarımız doğrultusunda mutlu oluruz. Başaramazsak başarısızlığın en tatlısını yaşarız. Çünkü biz bir yolda elimizden gelen gayreti göstermişizdir. Olumlu her şey gibi olumsuz sonucu da sahipleniriz, benimseriz. İşte biz bu sayede güçleniriz.
Amaçlarımızı da yapabilirliğimiz doğrultusunda belirlersek gerçekçi olmuş oluruz. Herkes kanatlanıp uçmayı ister ama bunun yerine pilot olmak için çabalayanlar, uçma hazzını imkanlar dahilinde yaşayarak kazanırlar.
O zaman biz;
Başarılı olacaksak amaçlarımız doğrultusunda başarıya ulaşırız.
Profilimizi amaçlarımızla çizersek sağlam bir profile sahip oluruz.
En önemlisi gelecek bizim eserimiz olur...
Sevgiyle kalın J

13 Ocak 2013 Pazar

Üç harfli tehlike;EGO


‘’Ne zaman yukarılara tırmansam ‘ego’ diye bir köpek tarafından takip ediliyorum.’’Friendrich NİETZCHE
                         
İnsanlığın en büyük tehlikesi beklide. Hiyerarşik düzenin eklentisi niteliğinde bir kavram. Makamın verdiği gücü ezici güç haline getirmek... Hepsi ve daha fazlası lügatimde EGO’yu ifade ediyor.
Nasıl bir hastalıktır ki; gözü kör ediyor, duyguları köreltiyor, değerbilmezliği işliyor insana. Ve bu toplumun her yerinde karşımıza çıkabiliyor. Belki bize de egolarımız hükmediyor ama yaptığımız her şey normal gözüküyor gözümüzde. Zaten insan kendinde farkına varsaydı bu olgunun,ego tehlike olan bir kavram olmayabilirdi. Çünkü tehlikeler farkında olunmayanlardan çıkar ve büyür.
Bir işyerinde yöneticiniz egoysa başarı size hiç uğramaya bilir  Ne de olsa siz onun çalışanısınız. Yaptığınız başarıları ‘BENİM’ diye nitelendirebilir ve sonuçta siz bir hiç olursunuz...
Ya da yöneticiniz koltuğundan bakarken sizi görmeyebilir bile. O koltuk o kadar yüksektir ki onun gözünde, siz ise ufak bir noktadan ibaret kalırsınız...
Aynı şey okulda öğretmenler tarafından da gerçekleştirilebilir. Adeta egolarının hükmü altında kalırlar ve kendilerinin de geçtiği yolu unuturlar.
Halk tabirinde ‘geldiğin yeri unutma’ sözü çok kullanılsa da geldiği yeri hatırlamayan o kadar çok insan vardır ki bunlar hep üç harften ibaret küçük bir kelimenin gücüdür.                                                
               
İÇİNDEKİ İNSANI ÖLDÜREN, İÇİNDEKİ EGOYU BÜYÜTÜR...
Peki, biz ne yapacağız?
1-      Sabredeceğiz
2-      Kendimize inanacağız.
3-      Geldiğimiz yeri unutmayacağız.
4-      Ben çektim herkes çeksin demeyeceğiz.
Bunları yaparsak ve başarırsak ‘insan’ diye nitelendirilmemiz için bir adım atmış oluruz. Kısa vadede olmasa bile uzun vadede egonun kökünü kurutabiliriz.
Egolarımızın bize değil, bizim egolarımıza hükmettiğimiz günlerde görüşmek dileğiyle, sevgiler J

10 Ocak 2013 Perşembe

Tuğla Dizemeyen Kahramanlar; İK'cılar


İnsan kaynakları departmanları üzerine düşünülen şeyler benzer birbirine.  Bazı kişilerin gözünde ik’cılar iş yapmaz, ik’cılar süs olsun diye yer edinmişlerdir şirkette... bu ve bunun gibi düşünceler oldukça fazladır, bizzat bu düşüncelere şahsen de şahit oldum. Departmanlara işe alım üzerine oluşturulmuş bir fıkrayı paylaşmak istiyorum;
 ‘’ 100 tane tuğlayı belirli bir düzende, tek penceresi olan bir odaya yerleştirin. Adaylarınızı ikişerli veya üçerli gruplar halinde içeri yollayın. Altı saat içeride bıraktıktan sonra sonuçları analiz etmek için geri dönün,
-          Eğer tuğlayı sayıyorlarsa muhasebe departmanına,
-          Bütün tuğlaların yerini değiştirmişlerse, mühendislik departmanına,
-          Garip bir düzende tuğlaları dizmeye çalışıyorlarsa planlama departmanına,
-          Tuğlaları birbirlerine fırlatmışlarsa, operasyon departmanına,
-          Uyuyorlarsa, güvenlik departmanına,
-          Tuğlaları en ufak parçasına kadar kırmışlarsa, Ar-ge departmanına,
-          Hiçbir şey yapmamışlarsa, ik departmanına,
-          Bir sürü değişik kombinasyon deneyip, hiçbir şey başaramamışlarsa, satış departmanına,
-          Çoktan arazi olmuşlarsa, pazarlama departmanına,
-          Pencereden dışarıyı seyrediyorlarsa, stratejik planlama departmanına,
-   Son olarak, tek bir tuğla yerinden oynamamış ve hararetli bir tartışma dönüyorsa, üst yönetime.’’
                      
                            

Bu fıkra çok acımasızca geldi bana. Ama ne yazık ki çoğu departman için bu ve benzeri önyargılar bulunmaktadır insanların fikirlerinde. Fakat hepsi bir tabudan ibarettir. Diğer departmanları yorum dışı bırakarak kendi alanım olan İK için oluşan tabuları değerlendirmek istiyorum.
Evet, maalesef böyle bir algı var; İK departmanı en boş departman, hiçbir iş yapamadan işin kaymağından yararlanırlar diye. Kesinlikle yanlış olan bu tabuyu ik çalışanları da, uzmanları da, sevdalıları da... Yani bu alana emek vermiş kişiler kabul etmezler. Kabul etmemekte de %100 haklılar. Çünkü fikrimce ik; işyerinin hukukçusunu, psikologunu, öğretmenini ve daha nicesini içinde barındıran bir departmandır.
Her şeyden önce işyerinin terazisi olan ik, işçi ve işveren arasında denge noktasındadır. Bu denge çok hassastır. Bunu kontrol altında tutmak ise zordur.
Örneğin; domatesi çiftçi yetiştirir, satan ise pazarcı, manav vs.dir. Ama teraziyi kullanan satan diye bu satanın üstünlüğünü oluşturmaz. Teraziyi yok sayamayız bu evrede. Terazi; haktır, adalettir, iki tarafında doyum noktasını ölçendir.
Bu yüzdendir ki ik hiçbir şey yapmıyor bakış açısı ortadan kalkmalıdır artık. Çocuklar duymasının personel müdürü Meltemi’nin yaptığı işten daha çok işi vardır ik’cının. En önemlisi tatminsiz varlık insanın iki zıt kutbunu tatmin edendir ve yüzü her zaman gülmek zorunda olandır...
O zaman bu kadar işi yapıp da yaptığı gözükmeyen ik’cılar işyerinin görünmez kahramanlarıdır.
Haklının hakkınca anıldığı günlerimiz olsun,sevgiyle kalın J

8 Ocak 2013 Salı

İşçi;hakları korunmadığı ölçüde dezavantajlı bir gruptur !


Evet, ben bir ik’cı olacağım ama çekocu gözüyle bakan ve baktığı doğrultuda gören bir ik’cı...
Attığım başlık çekonun temeli olan işçi ve dezavantajlı grupları ortak çatı altında topluyor. Haklar; çalışma hakkı, sosyal korunma hakkı, istihdam hakkı... Ve en önemlisi YAŞAMA HAKKI.

Geleceğin ik’cısı olarak bu hakları görmezden gelip kar mantığıyla düşünürsem ‘ÖNCE İNSAN’ olan bakış açımı ezmiş geçmiş olurum...

Verilere göre,2000-2012 yılları arasında Türkiye’de toplamda 12 bin 686 işçi hayatını iş kazalarında kaybetti. Burada tek dileğim çalışma hayatında olan kayıt dışılığın bu ölüm oranlarına uğramamış olmasıdır.
Bilindiği üzere AB uyum sürecinde sınıfta kaldığımız birinci başlık; iş kazaları ve işçi ölümleri...

Uluslar arası çalışma örgütünde Türkiye’nin adını kara tahtaya yazdıran konu; iş kazaları ve işçi ölümleri...

Evet, Türkiye bu konuda önemli bir adım atarak iş güveliği uzmanı bulundurmayı iş yerlerinde zorunlu hale getirdi.

Ama ne yazık ki, başta maden işçileri ve inşaat işçilerinin durumu hala üzücü, üstelik 2013 yılının başında acı bir örnek bunu kanıtladı. Zonguldak’ta maden ocağında oluşan metan gazı patlamasında 8 işçi öldü.

                      
8 evlat,8 koca,8 baba... 2012’de 81 maden işçisi hayatını kaybetmişken,2011’de meydana gelen göçükte 9 işçinin cenazesi çıkarılmamışken 2013 ve sonrasında bu acı tablonun derinleşmemesini diliyorum.
En azından işçinin yaşama hakkı elinden alınmasın. Neticesinde bu bir doğal afet değil. Denetimsizlik sonucu oluşan bu vakaların son bulması ülkemiz ve çalışma hayatı için büyük bir başarı olacaktır. Bir işçinin korunması bir ailenin korunması ve sonucunda geleceğin korunmasıdır,bunu unutmamalı !!!

İş hayatının acı olayları bünyesinde barındırmadığı günlerde görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın...

7 Ocak 2013 Pazartesi

Günlük tutuyorum,kimse duymasın !!!



Günlük tutan bir insan düşünün. Düzenli olarak değerli ya da değersiz her şeyini karşılığı olmayan bir nesneye kaydeden ve bu işten zevk alan insan... Bu kişi çok insanın değer vermediği anlarına değer verir ve onlara kelimelerle değer katar. Karşılıksız, kimsenin haberi olmayacak şekilde yazar ve ona hayatının vazgeçilmezi gibi yaklaşır. İşte o insan bazı kapıları açmış içerdeki güzelliklerin farkına varmıştır. İç dünyası en büyük onundur. Zaman onun için kazançtır. Anılara değer verir. Düzen önemlidir hayatında. Kanaatimce 1-0 öndedir bu yarışta. Günümüzde blog yazarlığı günlük tutmak gibi değerlendirilse de, blog’un dünyası daha geniştir ve kapıları herkese açıktır ama günlüğün kişinin küçük dünyasında yeri büyüktür, anahtarı sadece o kişidedir.
Ve aklıma gelen soru;
Blog cv’de yer alabilirken günlüğün neden yeri olmadığıdır.
Belki de günlük tuttuğunu cv’ye yazan birinin, bu özelliği karşı taraf için bir değer taşımaz.  Bu görüşüm doğru da olmayabilir, belki hiç kimsenin aklına takılmamış bir ayrıntıda olabilir. Oysa günlük tutanın karakteristik özellikleri elemelerde belirleyici nitelik taşıyabilir.
Son olarak söyleyeceğim, bu düşüncelerim tamamen amatör düşüncelerdir ve aklımda oluşan sorunun cevabını bulabilmek amacıyla kâğıda dökülmüştür.
Tüm zamanımızın günlükçüler kadar değerli olması dileğiyle, sevgiyle kalın J

6 Ocak 2013 Pazar

ZAMAN YÖNETİCİSİ



Zaman; Bizim için en değerli olan ve hızla akıp giden... Saatin işi yok işliyor ama bizim işimiz o saati değerlendirmektir. Değerlendiremediğimiz her an hayatımızın çöplüğünde yok olup giden kaybımız olur.
İnsan gücünü fark ettiği kadar güçlüdür
Eğer potansiyelimizin farkına varırsak her şey çocuk oyuncağı gibi gelecektir ve hayattan zevk alımımız artacaktır.
O yüzden kimse zamanı yönetilmeyecek bir güç olarak nitelendirmesin ve kendi gücünü fark etsin.
Temel ihtiyaçlarımız dışında kalan zaman bizim değerlendirme alanımıza girse de temel zamanımıza da el atabiliriz. Uyku en büyük kısmı kapsar, azı vücudumuza,çoğu ise hayatımıza zarardır. İdeal ve kaliteli uyku bizim yararımızaysa bunu düzenleyecek güce sahibizdir.

GÜNÜMÜZÜN ZAMAN AVCILARI; TELEVİZYON ve BİLGİSAYAR
Bu teknolojik aletlerde çeken bir cazibe olsa gerek ki bağımlılık yapıyor insanda. Bağımlılık zamanı kemiren bir kavramdır fikrimce. Ve bu bağımlılığa sürüklenmemeliyiz. Bu iki aleti kullanmamak çağdan kopmak demektir ama amaçlarımız doğrultusunda kullanırsak bizim yararımıza olur. O yüzden ilk önce bunları hangi amaçlar için tüketeceğimizi belirlersek onların bizi tüketmesine engel oluruz. Televizyonda dizilere, internette sosyal medyaya sınırı koyarsak zaman avcısını ava gelirken avlamış oluruz.
Zaman o kadar büyük bir olgudur ki anlatması, analizi sayfalar sürer.Bizim en bilmemiz gereken zamandan güçsüz olmadığımızdır. Eğer bunu bilir ve bunun verdiği güçle yaşarsak başarı bizim için kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak Prof. Dr. Zeyyat Sabuncuoğlu ve Prof. Dr. Melek Tüz tarafından çalışma hayatına kazandırılmış ÖRGÜTSEL PSİKOLOJİ kitabında yer verilen Zaman yaratmak için öneriler kısmını paylaşmak istiyorum.
              1)      Hayır demeyi öğrenin!
              2)      Gününüzü işle doldurmayın. Dinlenmek içinde zaman ayırın.
              3)      Zor ve sevimsiz işleri öncelikle bitirin.
              4)      Ayrıntılar için gereksiz zaman ayırmayın.
              5)      Düşünebilmek için kendinize zaman ayırın.
              6)      Mükemmellikten kaçının.
              7)      Her gün yarım saat önce kalkın.
              8)      TV dev bir zaman yutucudur. TV’nin esiri olmayın. Program seçici olun.
              9)      Yorucu ve zor işleri sabah saatlerine bırakın.
             10)    Benzin deponuz her zaman dolu olsun.
             11)   Gelecekte yararlı olacak kitabı şimdi okumayın.
             12)   İşte değişiklik arayın.
             13)   İş yaparken konsantre olun.
             14)   İşinize olduğu kadar kendinize ve ailenize zaman ayırın
             15)   Yıllık tatillerinizi işletmeye hediye etmeyin. Formda olmak için tatile her zaman ihtiyacınız      vardır.

      Akrep ve yelkovan arasında sıkışmadığımız günler bizim olsun J Sevgiler.

5 Ocak 2013 Cumartesi

EKİP ÇALIŞMASI


Ekip çalışmasının başarıya ulaşması için, ekip üyelerinin birbirine saygı duyması birinci önceliktir. Çünkü insan kendisine saygı duyulan ortamda varlığının yararlarını ortaya çıkarır. Şüphesiz ki kimse saygı hissetmediği ortamda bulunmak istemez, bulunma zorunluluğu olsa bile bedenen orada olmaktan öteye gitmez, o ortamdaki varlığı. OYSA BİZE İNSANIN BEDENİ DEĞİL RUHU LAZIMDIR.
Karşıt görüşler olsa bile onun arkasından işler çevirip, onu grup dışına itmek değildir İNSANLIK. Ortak paydalarda buluşup projeler üretmek ve ortak paydalarda sabitlenmek gerek. O halde ikinci maddemiz proje bazlı düşünmekten geçiyor. Eğer o ekip gerçek anlamda proje ortaya çıkarabiliyorsa, diğer sorunlar arka plana itilebilir. Özellikle dışlanmışlığın bulunmadığı takımda, herkesin projeye katkısı varsa daha nice çalışmalar beraberinde gelecek demektir.
SORUNLAR ÜZERİNE GİDİLDİKÇE BÜYÜR!!!
Ekip ruhu çok hassas bir konudur. Çünkü insanın olduğu her yerde sorunlar bulunmaktadır. Gerçek bir ekip lideri ise sorunlar üzerinde odaklanmamalı. Bilinmelidir ki sorunlar ne odak noktası olursa o kadar büyüyecek gizil bir güçtür. Bunu bilerek sorunları çözmeye odaklanmak yerine ekibin ortak amacını belirlemek ve bu yolda yürümek gerek. Yani ekip çalışmasında sorun odaklı değil amaç odaklı düşünmek üçüncü maddemiz olmalıdır.
Ve sıra demin de adı geçen ‘ekip lideri’ konusuna geldi. Her grupta bir liderin bulunması doğanın kanunudur. Ama bir grupta birden fazla lider ruhunun olması ve lider koltuğunda gözü olanların fazlalığı bir sorun olmakla beraber çözülmeyecek problem değildir. Çünkü bizim üçüncü temel maddemiz ‘sorunlara odaklanma!’ idi. Eğer sen lider olmak istiyorsan bunu büyük sorun haline getirme aksine şuan ki liderle iletişimini sıkı tut ve ondan projede daha çok görev almak, etkinliğini arttırmak için fırsatlar iste. Unutmamalı ki lider de bir insandır, düşman olmak zorunda değildir. Bu düşünceyle yaklaşırsan aldığın her fazla görevle, saygınlığın artar. Belki lider olamazsın ama onunla ilişkilerini sağlamlaştırıp görev ortağı olabilirsin. Bu da seni etkin bir güç kılar ve bu lider düşmanı olmaktan daha iyi bir fırsattır. Böylece dördüncü maddemiz ‘lider düşmanı olma, görev ortağı ol!’
FARKLILIKLAR FARKINDALIK YARATIR...
Her bir üye yeni bir fikir, potansiyel bir güç demektir. O yüzden ki hiçbiri kaybedilmemelidir. Kimse iyi, kötü diye nitelendirilmemelidir. Sadece herkes aynı değildir. Bir ekipte farklılıkların olması ise kayıp olarak görülmemelidir. Farkındalık farklılık yaratır görüşü gibi farklılıklarda farkındalık yaratır. Farklıların ortak başarısı ise normal başarıdan her zaman üstündür. Böylece beşinci maddemizi ‘kimseyi farklılıklarıyla nitelendirme’ diye isimlendirebiliriz.
Daha deneyim kazandıkça bu maddelere yenilerini ekleyebilirim. Fakat şuan ki deneyimimle bunları oluşturdum. Öncelikle ben bir uzman değilim, sadece bir yolda ilerlemeye çalışan bir öğrenciyim. Yazdıklarım bilimsel bir nitelik taşımamakta, duygu ve deneyimlerle birlikte ortaya çıkmaktadır.
Herkesin ‘insana, insan olduğu için değer verdiği’ günlerde görüşmek üzere...

BAŞLANGIÇ



‘İnanmak başarmanın yarısıdır.’ Diyerek başlamak istiyorum bu serüvene. Hep yapmak istediğim ama bir türlü yola koyulamadığım bu alanda tek ihtiyacım olan şeyin cesaret olduğunu biliyorum. Fikirlerim var ama hepsi doğmadan mezara gömülüyorlar. Bu fikir ölümlerine daha fazla sessiz kalamayacağımı anladığımda yeni bir sayfa açtım önüme ve başlıyorum. 

İnandığım yolda başarmamam için hiçbir sebebim yokken geçirdiğim her süre benim için kayıptır.

Eminim hepimizin için de volkanlar patlarken kazananların başkası olduğunu görmenin burukluğu uyanmıştır. Onlar başardılar çünkü potansiyellerinin farkındalardı. Onlar başardılar çünkü bu farkındalıklarına sessiz kalarak göz yummadılar başarısızlığa. Onlar kazandılar çünkü cesaretlilerdi. Ve bunun gibi bir sürü özellik onları farklı kıldı.

Şimdi ise farklı olmak için çıkılan yolda yeni yolcular kervanına ben de katılıyorum.
Bu yolda örnek aldığım çok insan var ki yeri geldiğinde hepsinin isimlerine değineceğim. Hayat bir yoldur neticesinde. Ve bu yolun her kademesinde öncüler var olmuştur. Öncülerimi belirleyerek bu yola çıkmanın heyecanını yaşıyorum.

Girişi kısa tutmalı.Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle. Sevgiyle kalın...